Foto: Avrupa Demokrat
Tolga Tören
Devlet Bahçeli’nin DEM Partili vekillerle tokalaşmasından bu yana “barış” ve “çözüm süreci” ifadeleri yeniden siyasetin gündemine girdi. Bahçeli’nin girişiminin hemen akabinde CHP ile HDP arasındaki “kent uzlaşması”nın sembolik ilçelerinden Esenyurt belediye başkanı Ahmet Özer tutuklandı, yönettiği belediyeye kayyum atandı; Kürt siyasetinin sembol şehirlerinden birisi olan Mardin belediye başkanı Ahmet Türk’ün yerine de kayyum atandı. Bilindiği üzere, kayyum dalgasından en son Van ve Kars’ın Kağızman belediyeleri nasibini aldı. Bunlara ek olarak TSK’nın cihatçılar ya da doğrudan kendi güçleri aracılığıyla Kuzey ve Doğu Suriye’ye "operasyonları" devam etti, ediyor. Kürt basınında da, Kürt siyasi ve askeri güçlerinin bu "operasyonlara" cevap verme yetisi konuşuldu, konuşuluyor. Yukarıda anlatılanlar, bir yandan da, Bahçeli’nin Öcalan’a ilişkin çağrısından geri adım atmamasıyla, DEM Parti heyetinin PKK lideri Abdullah Öcalan ile iki defa görüşmesiyle ve sınırlı da olsa kamuoyunu bilgilendirmesiyle; ama hem devletin hem de Kürt siyasetinin “gerekirse savaşmaya hazır oldukları” yönündeki beyanlarıyla devam etti, ediyor.
Süreç her iki tarafın da elindeki savaş araçlarını bırakmadan; ama ihtiyatlı! davranmasıyla devam ediyor. Bu “ihtiyatlı olma” halinin iktidar bloğu tarafından baskıyı sonuna kadar arttırma biçiminde hayata geçirildiği, kayyum atamalarından, kent uzlaşmasına yönelik saldırılardan ve nihayetinde geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen; 30 kişinin tutuklanması, çok sayıda insanın ise ev hapsi, yurtdışına çıkış yasağı ve adli kontrol gibi mekanizmalarla baskı altına alınmasıyla sonuçlanan Halkların Demokratik Kongresi (HDK) operasyonundan anlaşılıyor. Bununla birlikte, HDK’nin barış için bir milyon imza kampanyası başlatması; KCK’nin geçtiğimiz haftalarda yaptığı çözüm sürecinin ciddiye alınması gerektiği yönündeki açıklamaları; İmralı heyetinin aktardıklarının satır aralarından hissedildiği kadarıyla PKK lideri Abdullah Öcalan’ın “süreci” önemsemesi; başta Kürdistan Demokratik Partisi (KDP), Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi olmak üzere çeşitli bölgesel ya da uluslararası aktörlerin sürece dahil olması ve Kürt siyasetinin çeşitli özneleri tarafından dile getirilen dönüşüm / yeniden yapılanma vurguları ise göz önünde tutulması gereken diğer gelişmeler.
Kuzey ve Doğu Suriye gerçekliği!
Üzerinde durulması gereken bir başka nokta da, azımsanmayacak bir kesimin Bahçeli’nin tokalaşma girişimi ile başlayan süreci, salt aktörlerin davranışlarına odaklanarak, kısa vadeli ve güncel siyasal gelişmeler üzerinden okuma eğilimi. Bir başka ifadeyle, önemli bir kesim, Bahçeli’nin girişimini AKP’nin anayasayı değiştirme gücü elde etmesine ya da bir sonraki seçimde Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı adaylığını garantilemesine dönük bir girişim olarak görüyor. Bu blogda yayımlanan önceki yazılarda, Bahçeli’nin girişiminin, daha çok içinde bulunduğumuz bölge üzerinde önemli etkileri olan jeopolitik faktörlerle açıklanması gerektiği ifade edilmişti. Bu durum, elbette, iktidar bloğunun süreci yeni anayasa ile ya da Erdoğan’ın yeniden cumhurbaşkanı seçilmesi ile ilişkilendirme çabasına girişme ihtimalini dışlamıyor. Ancak, söylenen, İran’a gerçekleşecek bir emperyalist bir saldırı sonrasında İran rejiminin düşmesi ya da zayıflamasına paralel, daha önce Irak’ta olanın, yani fiili bir Kürt yönetiminin, ama bu defa Türkiye’nin müttefiki Barzani hareketinin yönetiminde değil de Abdullah Öcalan çizgisinde şekillenen bir özerk yapının İran'da oluşmasının, genelde bölgede özelde ise Kürt meselesi ve Türkiye bağlamında ortaya çıkaracağı gelişmelere odaklanılması gerekliliğiydi. Öyle olmadı! Çoğu insanın beklemediği bir zamanda ve hızda, Türkiye destekli çihatçı grupların da etkisiyle; ama asıl olarak Türkiye ile ilişkileri daha dolayımlı olan HTŞ’nin kalkışmasıyla düşen, Suriye rejimi oldu. Bu, bahsedilen yazılarda öngörülen bir şey değildi; ama özü değiştirmedi: Kuzey ve Doğu Suriye’de halihazırda bulunan özerk bir Kürt bölgesi gerçekliği!
Başta Bahçeli’nin başlattığı girişim olmak üzere Ekim’den bu yana yaşanan gelişmeler gösteriyor ki, Suriye'deki rejim değişikliği iktidar bloğu tarafından öngörülen bir süreç idi. Bu öngörü, iktidar bloğunu, Kuzey ve Doğu Suriye’de varolan, ancak rejiminin değişmesi ile birlikte nasıl bir statü elde edeceği belirsiz olan özerk yönetime dair, Suriye'de oluşan yeni gerçeklik ışığında güncellenmiş bir pozisyon almaya sevketmiş görünüyor. Şimdiye kadar bu pozisyon Suriye'deki yeni yönetim üzerinde hamilik kurma çabasıyla birlikte bölgeye askeri saldırı ve silahların bırakılmasını dikte etmek biçiminde olageldi. Kuzey ve Doğu Suriye yönetimi, Suriye’nin toprak bütünlüğünü tanıdığını ilan etse de, tüm birimlerine yeni Suriye yönetiminin bayrağını çekse de, sonuçta IŞİD (ve Türkiye) ile savaşarak Suriye’nin neredeyse üçte birini yönetir hale gelen bir yapının bir gecede buharlaşır gibi kendisini feshedemeyeceği, feshetmeyeceği aşikar. Hele de, ABD’den IŞİD tehlikesi uyarılarının yapıldığı, yani İslamcı olmayan, savaşçı bir yapının varlığının bölge açısından işlevselliğine dair ifadelerin dile getirildiği bir ortamın meşruiyet zemini de oluşturduğu bir durumda.
KDP sürece daha fazla dahil oluyor
Öte yandan, Suriye’deki yeni rejim, Kuzey ve Doğu Suriye yönetiminin üniter yapıya aykırı bir biçimde varolamayacağına ilişkin açıklamalar yapsa da, şimdilik yeni rejim ile Kuzey ve Doğu Suriye yönetimi arasında askeri bir çatışmanın emaresi görünmüyor. Dahası, KDP çizgisinde yayın yapan Rüdaw’ın aktardığına göre, Suriye Demokratik Suriye (SDG), Demokratik Suriye Meclisi (MSD / DSM) ve Rojava Özerk Yönetimi’nin gerçekleştirdiği toplantıda, SDG ile Rojava özerk yönetimi altındaki güvenlik kurumlarının Suriye ordusunun yapısına dahil edilmesine ek olarak Kuzeydoğu Suriye bölgesinden tüm yabancı savaşçıların çekilmesi kararı alındı. Yabancı savaşçıların bölgeden çekilmesi yeni Suriye yönetiminin taleplerinden birisi, ama önde gelen talep SDG’nin kendini tamamen feshetmesi. SDG ise, buna karşılık, SDG güçlerinin yeni rejimin ordusuna blok olarak katılmasını savunuyor. Bu taleplerden hangisinin ve nasıl geçerlilik kazanacağı önümüzdeki günlerde görülecek. Yukarıda aktarılanların hemen öncesinde, 15 Şubat 2025 tarihinde ise, Ahmed Şara Efrin'i ziyaret etti, KDP çizgisindeki Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) temsilcileri ile bir araya geldi. Gene, Rüdaw’ın aktardığına göre Mazlum Abdi, Şara’nın ziyaretini “yerli halkın geri dönüşünü teşvik etmek ve diyaloğu güçlendirmek için önemli bir girişim” olarak değerlendirdi.
Hem ABD ile hem de Türkiye ile güçlü ilişkileri olan Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP), yani Barzani hareketinin, Türkiye’nin doğrudan temas kurmayacağı açık olan Kuzey ve Doğu Suriye yönetimi ile son dönemlerdeki mesaisi ya da diyaloğu da bu noktada dikkatle izlenmesi gereken bir olgu. Buna KDP temsilcilerinin Türkiye ile olan ilişkisine ek olarak İmralı heyeti ile olan mesaisini de eklemek gerek. Nitekim, geçtiğimiz günlerde Pervin Buldan ve Sırrı Süreyya Önder, KDP lideri Mesut Barzani ile bir araya geldi. Görüşme sonrasında Mesut Barzani’nin yeni sürece verdiği desteği ifade eden bir açıklama yayımlandı. Öncesinde ise, merkezi Erbilde bulunan Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) ile SDG arasında, “uluslararası koalisyonun da hazır bulunduğu” bir toplantı gerçekleştirilirken, ENKS, Türkiye ve PKK’ye çağrıda bulunarak "Rojava’nın savaş meydanına dönüştürülmemesini” talep etti. Öte yandan gene Rudaw’da yayımlanan bir başka habere göre, Şam liderliği ile DSG arasındaki görüşmeleri Ankara da destekliyor.
Jeopolitik gelişmeler belirleyici
Tüm bunlar şu anlama geliyor: Bir yandan SDG, KDP ile, ideolojik olarak yakınlaşmasa da, daha fazla mesai harcarken, KDP’nin Kürt meselesinin Suriye zeminindeki etki gücü ya da tezleri daha görünür hale geliyor. KDP’nin çözüm yaklaşımına (bilindiği üzere bu hareketin temel tezi federatif yönetim) Kuzey ve Doğu Suriye Yönetimi ya da SDG hangi koşullarda “evet” der ya da olası bir Suriye çözümünde bölgedeki gücünü Türkiye’nin müttefiki KDP ile paylaşmayı kabul eder mi; Türkiye, SDG gücünü paylaşmayı kabul etse dahi, farklı Kürt aktörlerin inisiyatifiyle gelişen bir çözümü kabul eder mi, bunlar tartışma noktaları ve muhtemelen seçeneklerden bazıları. Velhasıl görünen o ki, Kürt meselesinin Türkiye bağlamındaki seyri, Suriye’deki yeni dengeler çerçevesinde belirlenecek ve o dengeler de jeopolitik gelişmelerden bağımsız bir şekilde ele alınamaz durumda. Nitekim SDG Komutanı Mazlum Abbdi, "Türkiye ile doğrudan ilişkilerimiz olmasa da, amacımız bu sorunları diyalog yoluyla çözmek. Henüz bir sonuca varılmamış olsa da, Amerika Birleşik Devletleri'ni arabulucu olarak devreye girmeye çağırıyorum" sözlerini dile getiriyor.
İktidar bloğunun “çözme” süreci!
Bu çerçevede yeni bir “çözüm sürecinin” gündeme gelmesi ihtimal dışı görülmemeli. Ancak, bunun bir “demokratikleşme” süreciyle eş anlamlı kullanılabilecegini söylemek, verili koşullarda oldukça zor. Tersine, iktidarın bu “çözüm sürecini”, siyasi ve iktisadi krizine bir çözüm olarak değerlendirmek isteyeceği; yayılmacılığının ve, daha önce de denediği üzere, Kürt siyasetinin en genel manada solla ve diğer toplumsal muhalefet dinamikleri ile ilişkisini zayıflatmanın bir kaldıracı olarak kullanma çabasında olacağını akıldan çıkarmamak gerekiyor. “Kent uzlaşması” ve HDK oprasyonlarını, kayyum atamalarını bu çerçevede de ele almak mümkün.
Dahası, Ekim ayından bu yana devam eden bu süreci, iktidar bloğunun, ideolojik, siyasal, iktisadi ayakları ile birlikte kurguladığını düşünmek de ziyadesiyle mümkün. Bu çerçevede “kent uzlaşması” ve HDK oprasyonlarına, kayyum atamalarına ek olarak dikkat çekilebilecek olgular şunlar:
- Yukarıda da ifade edildiği üzere, AKP ile ideolojik yakınlığı bilinen KDP’nin görüşmeler aracılığıyla süreçte etkinlik kazanması,
- Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır’da "Kürt Meselesine İnsani Çözüm Çalıştayı" düzenleyen Hüda-Par aracılığıyla gündeme getirilen ‘Kürt meselesine İslamcı çözüm’ önerilerinin giderek daha da görünürlük kazanması,
- AKP ile yakınlığı bir yana, Türkiye’nin batısındaki sermaye ile eklemlenmek ya da batıdaki sermayenin Ortadoğu’ya açılma sürecinin kaldıracı olma çabasında olan bölge sermayesinin sesinin daha da duyulur olması. Bu noktada “Türkiye’nin batısındaki sermaye” ile hükümetin zaman zaman karşı karşıya geldiği Türkiye Sanayici ve İşinsanları Derneği’nde (TÜSİAD) örgütlenmiş sermayenin kastedilmediğini belirtmek gerek (İktidar bloğunun bu kesimle ve sermayenin diğer fraksiyonları ile ilişkileri bu blogda yayımlanan şu yazılarda tartışılmıştı).
Yeni-İttihatçılığın zemini: “Kalkınma yolu”
Yukarıda yazılanlar çerçevesinde dikkat çekilmesi gereken önemli bir olgu da, 22 Nisan 2024 tarihinde Türkiye, Irak, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasında imzalanan “Kalkınma Yolu Projesi”. Bin 200 kilometrelik bir rota üzerindeki hızlı tren ve kara yolu hatlarıyla Basra Körfezi’ni Kerbela, Bağdat, Musul gibi şehirler üzerinden ve Rojava’yı da neredeyse teğet geçerek Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen proje, yeni karayolu, demiryolu ve liman yatırımlarını zorunlu kılıyor. Elbette bu yatırımların finansman ve sürdürülebilirliklerinin garanti altına alınabilmesini de. Bunun önemli koşullarından birisi ise bölgedeki “çatışma” ya da “istikrarsızlık” kaynaklarının kontrol altna alınabilmesi. İktidar bloğunun kalkınma yolu projesine verdiği önem AKP’nin düşünce kuruluşu SETAV’ın yayınlarının yanında Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nın 2024 yılında yayın hayatına başlayan “akademik!” yayını Ulaştırma ve Altyapı’nın ilk sayısının “kalkınma yolu” konusuna ayrılmış olmasından görülebilir. “Kalkınma yolu” projesini iktidar bloğunun İslamcı-Türkçü bir ideoloji ile hayata geçirmeye çalıştığı yeni-İttihatçılığın nesnel zeminlerinden birisi olarak düşünmemek için hiçbir gerekçe bulunmuyor. Geçerken, 22 Şubat 2025 tarihinde “Kalkınma ve Bölgesel İstikrar için İletişim” başlığı altında gerçekleştirilen yedinci Bağdat Uluslararası Diyalog Konferansı’nda Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudan ile bir araya gelen Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani’nin, Kalkınma Yolu Projesi’ni işaret ederek, Irak ve bölgenin stratejik bir değişim sürecinden geçtiğinin, bu sürecin çatışma ve istikrarsızlık yerine ortak çalışma ve dayanışma ile yönetilmesi gerektiğinin altını çizdiğini belirtelim.
Sosyal ve demokratik bir cumhuriyet paradigması
Görünen o ki kamuoyunda “çözüm süreci” olarak tanımlanan süreç, iktidar bloğu tarafından bir yandan Kürt sorununun hangi amaçlar doğrultusunda yönetilebilir kılınacağının çerçevesini çizmeyi hedeflerken diğer yandan da, başta ilerici Kürt muhalefeti olmak üzere toplumsal muhalefeti “çözme” süreci olarak kurgulanıyor. CHP’den Gezi direnişine, Halkların Demokratik Kongresi’nden (HDK), Birtek-Sen genel başkanı Mehmet Türkmen’in tutuklanmasının da gösterdiği üzere, militan emek hareketine kadar açılan bir yelpaze bahsedilen. Kuşkusuz, bu süreç kendi diyalektiği ile birlikte ilerleyecek. Herşeyden önce, temsilcilerinin açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla, iktidar bloğunun bu politikaları karşısında ilerici Kürt muhalefeti yeni dönemi barış ve ulusal haklar için demokratik mücadeleyi esas alacak şekilde kurguluyor. Bu kurgunun ne ölçüde hayata geçirilebileceği, halihazırda sürdüğünü varsaydığımız müzakerelerin seyrine göre belirlenecek elbette. Bu çerçevede, toplumsal muhalefetin yeni sürece ne ölçüde hazırlıklı yakalanacağı da oldukça önemli. Verili baskı koşullarının yarattığı kısıtlar belli ve önemli olmakla birlike, toplumsal muhalefetin sosyal ve demokratik bir cumhuriyet paradigmasına yaslanan kurucu bir perspektife sahip olması önümüz dönem açısından oldukça önemli olacak.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder