29 Ocak 2019 Salı

Kapitalizm, Akademi, Esneklik, Göç ve ‘Aşınan Karakterler’, ODTÜ'lüler Bülteni, 2018, 12 (1)


Tolga Tören

Eric Alliez ve Maurizio Lazzarato, Savaşlar ve Sermaye (Wars and Capital) başlıklı çalışmalarında, liberalizmin başından itibaren bir topyekün savaş felsefesi olduğunu belirtirler. Finansal olağanüstü hal (“istikrar uzlaşması”) ile siyasi olağanüstü halin (“güvenlik uzlaşması”) aynı paranın iki yüzü olduğunu vurgulayan yazarlar, dünya ekonomisini sürekli bozan ve yeniden yapılandıran savaşlar ile sermaye akımlarının, bu ikisini entegre eden devletler ile birlikte, çağdaş kapitalizmin varlığının, üretiminin ve yeniden üretimin koşulu olduğunun altını çizerler. Yazarlara göre savaş, para ve devlet kapitalizmin kurucu öğesi, yapı taşı ya da ontolojik gücüdür(2) ve “devlet tarafından dışarıda ya da ülke sınırları içinde yürütülen savaşlar olmaksızın sermaye biriktirmek mümkün değildir”.(3) 

Alliez ve Lazzarato’nun yazdıklarının görünür olduğu çok sayıda zaman dilimi yaşadı Anadolu toprakları. Kürt meselesinin silahsız çözümü için kurulan “barış (görüşmeleri) masası”nın, Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) parlamentoya 80 milletvekili gönderme hakkı da elde ettiği Haziran 2015 seçimlerinin ardından, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tarafından devrilmesiyle başlayan savaş bunlardan birisiydi örneğin. Bu savaşa, ‘yeni-Osmanlıcılık’ ve “komşularla sıfır sorun” hülyaları eşliğinde başlandığını, varılan yerin ise, ’sıfır komşu’ ve ‘yeni-Türkçülük’ olduğunu geçerken hatırlatalım, HDP genel başkanı Selahattin Demirtaş’ın aynı dönemlerde gerçekleştirdiği “seni başkan yaptırmayacağız” çıkışını da unutmadan.

13 Ocak 2019 Pazar

21. yüzyılda emek ve direniş üzerine notlar – IV: “Merkez"de “bozunuma uğrayan” sınıf ve Sarı Yelekliler

Tolga Tören
 

Fransız Devrimi’nin sonradan giyotine gönderilenlerinin talebi olan “sosyal cumhuriyet” için… Üretim sürecinde açığa çıkan sömürü yoluya birikime ya da dolaşım alanında açığa çıkan mülksüzleşme yoluyla birikime karşı… 
Dünyanın bütün sosyal hareketleri! Birleşiniz!


Leo Huberman, Feodal Toplumdan 20. Yüzyıla başlıklı kitabında, Karl Marx’ın Kapital’de kullandığı ifadeyle “…kapitalizmin pembe renkli şafak ışıklarının göründüğü” zaman diliminde, 16 ve 17. yüzyılda, işçi sınıfının oluşumunu anlatır. Gemicilik ve haritacılık da dahil olmak üzre teknolojik buluşlardaki gelişmelerin etkisiyle, uzak pazarlara erişme imkanı elde eden Avrupalı tüccar kapitalistin, dolaştığı pazarda topladığı siparişlere (talebe) göre üretim yaptırdığı zaman dilimini. 

“Üretim yaptırdığı” diyoruz, çünkü dönem, sanayinin henüz “ev sanayi” olarak tanımlandığı bir zaman dilimidir. 


Üretim araçlarına sahip küçük üreticilerin ürettikleri ürünleri parça başı ücret üzerinden gezginci -tüccar kapitaliste sattıkları zaman dilimidir. 


Emek ile emek gücünün henüz ayrışmadığı; yani üretim araçlarına sahip üreticinin ürettiği ürünün sahibi olduğu zaman dilimidir. 

15 Aralık 2018 Cumartesi

21. yüzyılda emek ve direniş üzerine notlar – III: Kapitalizmin tahribatı ve direnişin renkleri !

Tolga Tören


Siyasi Haber ve Avrupa Forum’da 21 Kasım 2018 tarihinde yayımlanan “21. yüzyılda emek ve direniş üzerine notlar II: Savaş – direniş, ütopya – distopya” başlıklı yazıda, aralarında Beverly Silver’ın da bulunduğu sosyal bilimciler tarafından hazırlanan Dünya Emek Grubu veri tabanından hareketle, 21. yüzyılda sınıf hareketinin eğilimlerinden birisinin “coğrafi kayma…” olduğunu belirtmiş ve eklemiştik:

“…işçi sınıfı eylemlilikleri, batılı – gelişmiş kapitalist ülkelerden, geç kapitalistleşmiş ülkelere doğru kaymış durumda. Çin’den Brezilya’ya, Güney Kore’den Güney Afrika’ya, Hindistan’a kadar geniş alana yayılan direniş havzalarında, İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilmiş, korporatist, geleneksel, resmi, emek hareketlerinden farklı, militan, yaratıcı bir sendikal hareket belirmiş durumda.”

Aynı bulgulara göre toplumsal muhalefetin yükselişinin ikinci öğesi ise, kimi ulusal ya da uluslararası sendikal örgütlerin bir biçimde ilişkilenme çabasına girdiği, ama öncülüğünü, emek hareketinin ya da sendikal hareketin gerçekleştirmediği, genellikle tek bir toplumsal sorun etrafında örgütlenen “popüler” hareketler.

21 Kasım 2018 Çarşamba

21. yüzyılda emek ve direniş üzerine notlar - II: Savaş-direniş, distopya-ütopya!, siyasihaber.org, 21.11.2018

Tolga Tören 



Bu dizinin birinci bölümünde Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen sınıf uzlaşmacı  sendikacılığı ve bu sendikacılık tarzının Avrupa dışı coğrafyalara yayılmasını ele almıştık.
Kapitalizmin, 1944 - 1970’lerin başını kapsayan “altın çağ”ında inşa edilen bu sınıf uzlaşmacı sendikal yapılanma, korporatist mekanizmalar aracılığıyla örgütlü emeğin karar süreçlerinde -kısmen de olsa- yer almasına imkan sağlaması nedeniyle, kimileri tarafından bir kazanım olarak görülür.
Örgütlü emeğin karar süreçlerinde yer alması kuşkusuz bir kazanımdır ve ilk yazıda da vurgulandığı üzere, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesindeki militan mücadeleler, bu kazanımın elde edilmesinde önemli bir rol oynamıştır. Bu anlamda emek, kapitalizmin “altın çağı”nın pasif bir şekillendirileni değil, tersine, belirleyici öznelerinden birisi olmuştur. Nitekim, sermayenin, “altın çağ”da hayata geçirdiği mekanizmalarda bu şekillendirme gücünü yok etmeye dönük çabalar hiç de azımsanacak nitelikte değildir.   


9 Kasım 2018 Cuma

21. yüzyılda emek ve direniş üzerine notlar – I: ‘Kapitalizmin altın çağında’ uluslararası emek hareketi, Avrupa Forum, 09.11.2018

Tolga Tören


Aralarında emek ve kalkınma alanındaki çalışmaları ile bilinen Beverly Silver’ın da bulunduğu Dünya Emek Gurubu tarafından hazırlanan ve 1870 ile 1996 yılları arasındaki zaman diliminde Time dergisine ve New York Times gazetesine konu olan işçi direnişlerini kapsayan veri tabanı iki şey söylüyor.

Birincisi: Savaşlardan hemen önce işçi direnişlerinde önemli bir artış yaşanıyor. Savaş dönemlerindeki bu yükseliş, savaş vesilesiyle yaratılan militarist ve milliyetçi siyasal atmosferin de etkisiyle, yerini gerilemeye bırakırken savaş sonrası dönemlerde yeniden yükselişe geçiyor.

Örneğin, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde, Avrupa ve ABD’de işçi sınıfı direnişleri önemli boyutlara ulaşırken, savaşın patlak vermesiyle bir gerileme söz konusu oluyor. Savaşın sona ermesiyle birlikte ise yeniden önemli bir yükseliş söz konusu.



Nasıl Akademisyen Olamadım? - IV, bianet, 06.08.2018

Tolga Tören 




Bu yazılar aklıma ilk düştüğünde, her bir yazıya farklı bir başlık koymayı planlamıştım. Dizinin bu parçasının başlığı da "Akademisyen olur gibi oldum: Üç buçukuncu örnek olay" idi. Neden mi?

TIKLAYIN - Nasıl Akademisyen Olamadım?

TIKLAYIN - Nasıl Akademisyen Olamadım? -II-

TIKLAYIN - Nasıl Akademisyen Olamadım? -III-

Buyrun...

İçinde yetiştiğim ve bir bileşeni olmaktan her zaman mutluluk duyduğum, uzundur birilerini rahatsız ettiğini de bildiğim "Marmara Kalkınma" geleneğini, alışkanlıklarını gittiğimiz yere taşımak, buradan mezun olan hemen herkesin bir içgüdüsü idi, tabir caizse...


29 Temmuz 2018 Pazar

Nasıl Akademisyen Olamadım? -III-, bianet, 29.97.2018

Tolga Tören



bianet'te yukarıdaki ile aynı başlık altında yayımlanan iki yazıda, "tarihsel süreklilik" vurgusu eşliğinde "akademisyen olabilme" çabalarına dair çeşitli "başarısız"! girişimleri paylaşmıştık.

TIKLAYIN - Nasıl Akademisyen Olamadım?

TIKLAYIN - Nasıl Akademisyen Olamadım? -II-

İzninizle, bu tarihsel sürekliliğe kaldığımız yerden devam edeceğim.

İlk iki yazıda aktardığım gelişmeler sonrasında umutlarım giderek azalıyordu.

Yavaş yavaş alternatifler üzerine düşünmeye başlamıştım ki birgün telefonum çaldı. Arayan İstanbul dışında bir üniversitede çalışan -şu anda kendisi de "imzacı" olması hasebiyle işinden edilmiş- eski bir tanıdığımdı.


19 Temmuz 2018 Perşembe

Nasıl Akademisyen Olamadım? - II, bianet, 19 Temmuz 2018

Tolga Tören 




Hatırlanacak olursa, bianet’te 9 Temmuz 2018 tarihinde yayımlanan “Nasıl akademisyen olamadım?” başlıklı yazım “Oysa, içinde yaşadığımız coğrafyada akademisyen olamama, akademisyen kalamama hikayeleri hem oldukça eskiye dayanıyor hem de bir tarihsel sürekliliğe ısaret ediyor” sözleri ile başlamıştı.

Ve şöyle bitmişti: “Yazının son rötuşlarının yapıldığı anlar mı? Seçimler bitmiş, ‘yerli ve milli başkanlık sistemi’ne geçilmişti… İktidar yanlısı basında da yeni KHK haberleri…”

Ne yazık ki yazının yayımlandığı sabah, iktidar yanlısı basının haberini verdiği KHK’lardan bir tanesi daha yayımlandı ve barış akademisyeni hocalarımız, dostlarımız da dahil çok sayıda kamu çalışanı, haklarında herhangi bir mahkumiyet kararı olmaksızın kamu görevinden ihraç edildi.

Artık adet oldu, geçmiş olsun demiyoruz. Yüreği barış için atan tüm dostlar(a): Gelecek olsun!


10 Temmuz 2018 Salı

Nasıl Akademisyen Olamadım?, bianet, 9 Temmuz 2018



Tolga Tören

Yakın zamanda NotaBene yayınlarından yayımlanan “Akademisyenlerden KHK Öyküleri” başlıklı kitapta “Nasıl akademisyen kalamadım” sorusunu yanıtlamıştım, bir çok dostun / hocamın hikayesinin yanında.

Oysa içinde yaşadığımız coğrafyada akademisyen olamama, akademisyen kalamama hikayeleri hem oldukça eskiye dayanıyor hem de bir tarihsel sürekliliğe işaret ediyor.

Behice Boran’dan Pertev Naili Boratav’a, İsmail Beşikçi’den, 1402’liklere, Haluk Gerger ve Fikret Başkaya’dan Barış İçin Akademisyenler’e (BAK) kadar geniş bir yelpazeye yayılan bir tarihsel süreklilik bu. Bu tarihsel sürekliliğin zeminini ise, konjonktüre göre, sosyal sorundan, Kürt ve Ermeni sorunlarına, barış sorununa kadar, bugünkü Türkiye’nin köşe taşları olan bir dizi sosyal gerçeklik oluşturuyor.

Bununla birlikte, bu tarihsel süreklilik sadece egemenin belirlediği bir olgu değil. Walter Benjamin’in sözleriyle konuşacak olursak, “ezilenlerin geleneği” de, direnişiyle, kendi sürekliliğini oluşturuyor.

Dün tezlerinde ısrar eden İsmail Beşikçi’den, 1 Mayıs 1979’da sokakta olan Behice Boran’a… 12 Eylül 1980 diktasındaki tutumlarıyla 1402’liklerden, 1990’ların karanlığında yazdıklarıyla Haluk Gerger ve Fikret Başkaya’ya… Paul Lafarque’nin Tembellik Hakkı’nda dile getirdiği “…Bir köyün orta yerinde fabrika kurmaktansa, oraya veba tohumları saçmak, su kaynaklarını zehirlemek daha iyidir” sözlerini doğrulayan çalışmalarıyla, egemenin her daim tepkisini çeken, barış savunucusu ve devlet tutsağı Onur Hamzaoğlu’ndan, yurttaki ve sürgündeki BAK üyelerine kadar geniş bir yelpazeye yayılan bir gelenek…


26 Haziran 2018 Salı

‘Demokratik ve sosyal cumhuriyet’ için demiri ve taşı işlemek, siyasihaber, 26 Haziran 2018

Tolga Tören




Bu yazı 24 Haziran 2018’in gece yarısında aşağıdaki satırlar ile başladı:

“Cumhuriyet’in kurucu partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi, 24 Haziran 2018 seçimlerinin sonuçlarını kabul ettiği takdirde bu unvanını Cumhuriyet’i sonlandıran parti olarak değiştirmek durumunda kalacaktır. Keza, adına ‘yeni Türkiye’ denen bu cumhuriyet, o Cumhuriyet olmayacaktır”.

Gece yarısını biraz geçe ise Muharrem İnce’nin, AKP’nin ve Recep Tayyip Erdoğan’ın “başarı”sını kabullendiği ve ortalarda görünmediği haberi düştü sosyal medyaya.


22 Haziran 2018 Cuma

24 Haziran: Cumhuriyetçiliğin karar anı, SiyasiHaber, 22 Haziran 2018


Tolga Tören 




17 Eylül 2017'de SiyasiHaber'de yayımlanan "Bir cenaze, 'Yeni Türkiye'nin sureti ve Kemalizmin zihinsel kanaması" başlıklı yazımızda, Korkut Boratav hocanın 15 Eylül 2017 tarihli Gazete Duvar'da İrfan Aktan'a verdiği mülakatta dile getirdiği "...eğer hakiki cumhuriyetçiysen, aydınlanmacı cumhuriyetçiysen, Kürt hareketiyle de çözüm arayacaksın” sözlerine yer verdikten sonra, Kemalistlere ilişkin şunları yazmıştık:


Çözümü Kürdi siyasetin seküler ve yüzünü ısrarla sola dönen kesimleri ile aramaktansa, adına 'Yeni Türkiye' denen sürece Kürt düşmanlığı zemininde yedeklenen cumhuriyetçilere Walter Benjamin’in '…düşman galip geldiğinde, ölüler bile kendilerini bu düşmandan kurtaramayacaktır. Ve bu düşman daha zafer kazanmayı sürdürmektedir' sözleri ile seslenirken hatırlatmak da gerekiyor:

Projesine eklemlenmeye çalıştıklarınızın 'Yeni Türkiye'sinde size de yer yok.

1 Haziran 2018 Cuma

Söze ve barışa sahip çıkmak: ‘Hemen şimdi!’, siyasihaber, 1 Haziran 2018


Söze ve barışa sahip çıkmak: ‘Hemen şimdi!’


Türkiye sosyalist hareketi 2010 referandumundan bu yana yapılan neredeyse bütün seçimlerde, üstü kapalı bir taktik / strateji tartışması yaşıyor demek abartı olmaz.

Söz konusu tartışmanın asıl olarak iki tarafı var.


Bir tarafta stratejik yönelimini, CHP içerisinde yer alan, her ne kadar son seçim listelerinde yer bulamadılarsa da, görece solda duran kimi isimlerle birlikte belirlemeye çalışanlar; diğer tarafta ise, stratejik yönelimini Kürt siyaseti ile belirleme çabasında olanlar.


Elbet her iki yönelim de belirli ön kabullere sahip.


5 Şubat 2018 Pazartesi

Sosyal Demokrasinin İki Tarihsel Borcu: Barış ve Adalet, Sosyal Demokrat Dergi, Sayi 85, Subat 2018














Tolga Tören

İngiltere’de 1700’lü yılların ortalarında başlayıp 1800’lü yılların ortalarında sonlandığı kabul edilen sanayi devriminin önemli sonuçlarından birisi, kuşkusuz, üretimin teknik temellerinde ortaya çıkan gelişmedir. Bu anlamda, evet, sanayi devrimi “insanlık” için “büyük bir adımdır”. Bu adımın bedelini ödeyenler ise, insanlığın çoğunluğunu oluşturan ücretli çalışanlar olur.

Sanayide ve tarımsal üretimde yaşanan makineleşme, verimliliğin ve üretimin artmasına yol açtığı ölçüde, üretimde kas gücüne olan bağımlılığın ortadan kalkması, kolay hükmedilebilir bir “emek kategorisi” olarak çocuk işçiliğinde artış, kırdan kente göçe bağlı olarak kentlerde biriken “yedek emek ordusu”, çalışma süresinin uzaması, tekel konumunda olan makine sahibi iş̧letmelerin karlarının muazzam artışı gibi sonuçları beraberinde getirir.

Bu geliş̧meler, elbette, kendisine uygun bir düş̧ünsel atmosferin oluş̧masına da hizmet eder. Adam Smith’in 1776’da yayımladığı Ulusların Zenginliği ile başladığı kabul edilen ve “tanrının doğal düzen”i imgesine yaslanan klasik ekonomi politiğ̆in ortaya çıkış̧ı bunlardan birisidir.

Robert Owen’ın Mirası (1)

Klasik ekonomi politiğ̆in doğuşuna zemin hazırlayan koş̧ullar, sanayileşme ya da Karl Marx’ın ifadesiyle “kapital”in oluşum süreci, bu sürecin yarattığı sosyal yıkımı konu edinen düşünsel akımların ortaya çıkmasına da hizmet eder. Ütopyacı sosyalistler arasında bilinse de, belki de sosyal demokrasinin atası kabul edilmesi gereken Robert Owen bu kategoride değ̆erlendirilebilir.

10 Ocak 2018 Çarşamba

Demirtaş’ın gidişinin ve Hasip Kaplan’ın çıkışının düşündürdükleri, siyasihaber, 10.01.2018

Demirtaş’ın gidişinin ve Hasip Kaplan’ın çıkışının düşündürdükleri


Demirtaş'ta ısrar edenlerin, asıl derdinin Demirtaş olmaktan ziyade, Haziran seçimleri döneminde, AKP’nin ‘yeni Türkiye’si karşısında açığa çıkan ‘yeni yaşam’ umut ve söyleminin, güçlü bir programa dayanıyor olmasına rağmen, bu politikaların Demirtaş ile özdeşleşmiş olmasıdır.

Tolga Tören 

Demirtaş’ın HDP eş başkanlığından ayrılma kararı solda, Hasip Kaplan'ın sosyal medyada yer alan talihsiz ifadeleri de dahil, yeni bir tartışmanın, daha doğrusu tartışmalar dizisinin başlamasına vesile oldu.

Tartışma, Demirtaş'ın başkanlıktan çekilmesine HDP'nin sessiz kalmasını politik ya da ahlaki olarak kabul edilemez bulanlardan, Demirtaş'ın hakkını teslim etmek kaydıyla, olağan karşılayanlara kadar geniş bir zemine yayılırken, Hasip Kaplan'ın sosyal medyada yer alan "HDP kurultayında

Demirtaş’ın yerine sakın bir Türk göz dikmesin, benim naçizane önerim, herkes haddini bilecek..!" sözleri deyim yerindeyse tartışmaya tüy dikti. 

Öncelikle belirtmek gerekiyor ki Demirtaş'ın aday olmama kararına verilen tepkinin yüksekliği HDP açışından son derece olumlu bir gelişmedir.

Olumludur, çünkü her şeyden önce, parti tabanının kendi başlarına gelen ve gelebilecek devlet baskısına karşı hazırlıklı iken, bunu bekliyor ve verili koşullarda bunun "yeni Türkiye"nin "yeni normal"i olduğunun farkında iken, Demirtaş'ın çekilmesinin bu kadar kolay kabul görmesine hazır olmadıklarının göstergesidir.

Kuşkusuz bu durum aynı zamanda bir siyasal katılım ve mobilizasyon biçimidir ve bu anlamda olumlu, ileri bir durumdur. Demek ki insanlar partilerine sahip çıkıyor, partilerinin iç işlerine müdahil oluyorlar. 

Demirtaş'ın cezaevine konması sürecinde mücadelenin yeterince yükseltilememiş olması ise, parti - taban ilişkisinin çok ötesinde, taban / kitle - devlet arasındaki mücadele pratiklerine ilişkin bir sorunsaldır ve birincisine göre daha karmaşık bir toplumsal süreç bağlamında ele alınmalıdır...

Kuşkusuz ele alınmalıdır, sadece düzlemler farklıdır. 

Demirtaş'ın başkanlıktan çekilme kararının HDP'nin siyasi hasımlarını, siyasi hasımlarımızı, yani AKP ve CHP'yi mutlu etmiş olmasına da bu bağlamda dikkat çekmek gerekmektedir. Kuşkusuz bu kendileri, özellikle de AKP açısından bir moral üstünlüktür. "Seni başkan yaptırmayacağız" iddiasından başkanlıktan olmaya giden yolun bu derece kolay kabul görmesi, elbette AKP (ve simbiyotik ortağı CHP) açısından sevindiricidir.

Bu satırların yazarı dahil, Ayhan Bilgen'in talihsiz açıklamasındaki ifadeleri ile konuşacak olursak, "klavye başındakiler"in itiraz ettiği noktalardan birisi tam da burasıdır: 

HDP; AKP ve CHP'yi, "yeni Türkiye"nin bu simbiyotik ortaklarını mutlu edecek, onlara psikolojik üstünlük hissi veren bir kararda neden ısrar etsin?

***

Selahattin Demirtaş'ın HDP başkanlığından ayrılacak olması kendisinin tek başına aldığı bir karar mı yoksa doğrudan ya da dolaylı, açık ya da zımni, parti içerisinde / çevresinde çeşitli platformlarda yürütülen tartışmalar sonucunda fiilen açığa çıkan bir sonuç mu, bu işin elbette ayrı bir boyutu. Ancak, Kürt siyasetini izleyenler acısından, bu ayrılık kararının geçmişte kimi işaretleri olduğunu söylemek mümkün. 

Öte yandan, evet, siyaseti kişilere indirgememek, kişi kültüne bulaşmamak iyidir.

Evet, her başarılı toplumsal hareket, farklı zamanlarda öne çıkıp dönemin görevlerini üstlenecek liderlerini ve "organik aydınlarını" yaratmayı becermelidir, bu açıdan kişilere takılıp kalmamalıdır, doğru...

Her siyaset gibi HDP ya da daha genel anlamda Kürt siyaseti, Demirtaş da dahil, kişilerle değil, fikri donanımın, programatik yönelimin ve politik doğrultunun doğruluğu ile kendisini var edebilir...

Kabul…

Bu bağlamda daha çok şey söylenebilir elbet...

Bununla birlikte, Demirtaş'ın başkanlıktan ayrılıyor olmasını sadece Demirtaş'ın ne kadar iyi bir başkan olduğu ile değil, Kürt siyasetinin son yıllarda içine girdiği yönelim bağlamında tartışmak gerekir.

Dolayısıyla Demirtaş’ın başkanlıktan çekilmesinin böylesine hayırhah karşılanmasına gösterilen tepkilerin de en geniş anlamda Kürt siyasi hareketinin en önemli becerilerinden birisi olan, "oyun kurma" ve "siyaset belirleme" becerisini son yıllarda Türkiye bağlamında kaybediyor oluşuna ilişkin kaygılarla okumak gerekli.

En genel manada Kürt siyasetinin şimdiye kadar devletin askeri ya da siyasi bütün imha politikalarından büyüyerek çıkmasında, süreci ve karşı tarafın hamlelerini iyi analiz etmekle kalmayıp, karşı siyaset üretebilme becerisi gösterebilmesiyle gerçekleştiği genel kabul gören bir durum.

Ancak, son süreçte, Türkiye dışına, özellikle de Suriye'ye bakıldığında farklı olmakla birlikte,

Türkiye bağlamında, Kürt siyasetinin, "oyun" ya da "siyaset" kuran ve belirleyen olmaktan ziyade belirlenen, siyasete, "oyuna" dahil olan olduğunu söylemek mümkün. 

Bununla birlikte, Türkiye sosyalist hareketi ile Kürt siyasetinin siyaset ölçeğine bakıldığında, sadece önceliklerin değil, zaman zaman yönelimlerin de farklılaşması anlaşılabilir bir şey.

Ancak bu durum, dört parçada siyaset yapıyor olmanın zorunlu kıldığı, özgünlükleri dikkate alma ve her bir parçada bu özgünlüklere uygun siyaset geliştirme zorunluluğunu ortadan kaldırmaz, kaldırmamalı.

***

Demirtaş'ın kararına verilen tepkilerin HDP içerisinde olduğu sır olmayan farklı ideolojik konumlanmalarla birebir örtüştüğünü söylemek de pek mümkün görünmüyor.

Yani, örneğin, HDP içerisinde, var olduğu bilinen Türkiye sosyalist hareketi ile birlikte siyaset yapılmasına pek de sıcak bakmayan kesimler ya da liberal kesimler şu pozisyonu alıyor da bir blok olarak sosyalistler bu pozisyonu alıyor denecek bir durum söz konusu değil.

Öte yandan, hepsi değilse de HDP'yi destekleyen hatırı sayılır bir sosyalist kitle, Demirtaş'ın kararının parti tarafından kabul edilmemesi gerektiği yönünde fikir belirtiyor çeşitli platformlarda.

Bunun önemli açıklamalarından birisinin, Haziran seçimlerinin gösterdiği üzere büyük umutlar yaratan Türkiyelileşme yöneliminin hayata geçmesinde Demirtaş'ın "doğru yerde doğru insan bulundurma" kuralına çok uygun bir kişi olması olduğunu söylemek fazlasıyla mümkün. 

Kaldı ki, sadece parti olarak HDP'nin değil; ama birey olarak da Demirtaş'ın AKP'nin bu kadar hedefinde olmasının nedenlerinden birisi de buydu...

İkinci ve daha önemlisi ise, Demirtaş'ta ısrar edenlerin, asıl derdinin Demirtaş olmaktan ziyade, Haziran seçimleri döneminde, AKP’nin "yeni Türkiye"si karşısında açığa çıkan "yeni yaşam" umut ve söyleminin, güçlü bir programa dayanıyor olmasına, bu anlamda, evet, kişilerle ilgili olmamasına rağmen, bu politikaların Demirtaş ile özdeşleşmiş olmasıdır.

Bir başka ifadeyle, ısrar Demirtaş ısrarından ziyade, Haziran seçimleri öncesinde yakalanan ve hepimize büyük umut veren siyasal çizgiye ilişkindir, daha doğrusu oraya dair bir özlemin ifadesidir.

Evet, elbette o dönemden çıkılması AKP'nin masayı devirmesiyle, diz çöktüremediği, başkanlık seçimleri ve Kürt meselesinin sisteme uygun çözümü noktasında istediği çizgiye çekemediği Kürt hareketini tasfiye girişimiyle ilgilidir… Doğru… 

Doğru olmasına doğru ama; Haziran seçimleri sonrasında, "masa"nın bu tarafının da yaptığı tespitlere ve Türkiye özgünlüğünde, girdiği yönelimin tartışılmasına olan ihtiyaç, ne kadar yadsınabilir, orası muğlak.

Dolayısıyla, kitle memnun değilken, siyasi hasımlar memnunken, tartışılması gereken kimi şeyler varken, Demirtaş'ın içeride olmasını Kürt hareketini yeniden batıda da meşrulaştıracak bir kampanyaya dönüştürüp, barışın ve çözümün imkanlarını zorlayıp tartıştırmaktansa, bu esnada da Haziran sonrasında masanın bu tarafında yanlış giden şeyler var mı diye tartışmaktansa, Demirtaş'ın başkanlıktan çekilmesine bu kadar kolay yol vermek, doğru bir siyaset gibi görünmüyor. 

Yani "mesele Demirtaş değil".

Kuşkusuz, HDP içerisinde, Demirtaş'ın başkan olarak kalması gerektiğini düşünenlerin önemli bir kısmının da kabul ettiği gibi, bu ısrar Demirtaş'ın eksik bıraktıkları ya da başkanlık biçiminin eleştirilmesi gereken noktaları olmadığı anlamına gelmiyor.

Demirtaş'ın sevildiği, haklı bir şekilde, kabul gördüğü doğru olmasına doğru; ama asıl mesele Demirtaş'ın ayrılmasının bu kadar kolay kabul görmesinin siyaseten doğru bir hamle olup olmaması...

Ve bu bağlamda, hem taban hem de siyasi hasımların söylediklerine, düzünden ve tersinden, kulak vermekte fayda var.

***

Bu noktada bir kaç söz de Hasip Kaplan'ın talihsiz ifadelerine…

Evet, Kaplan'ın ifadeleri, en geniş anlamda Kürt siyasi hareketinin yönelimleri ile de HDP'nin programı ile de uyumlu değildir. Bununla birlikte yıllardır, "demokratik ulus", ulus devletin reddi, "demokratik modernite" gibi kavramlar çerçevesinde siyaset kuran bir hareketin yaklaşımı ile son derece tutarsız olsa da, Kaplan'ın söylemi, bizlere belki de bir işaret veriyor. 

Hasip Kaplan'ın özellikle de Kürt meselesi bağlamında açığa çıkan sorunlarda elini taşın altına koymaktan kaçınmayan sosyal demokrat bir siyasetçi olduğuna kimsenin bir itirazı olmaması gerekir. 

Bununla birlikte Kaplan'ın çıkışını, Kürt halkı içerisinde de yaygınlık kazandığı söylenebilecek bir eğilimin, birlikte olacağına dair umutsuzluğun ya da "birlikte olmayacağı"na dair güçlü inancın kazandığı meşruiyetin bir göstergesi olarak okumamak için bir gerekçe bulunmuyor.

Bu, konunun Kaplan'ın ifadesiyle "Türkler" tarafından üzerinde düşünülmesi gereken kısmını ifade ediyor. 

Ancak, Kaplan'ın da düşünmesi gereken kısımlar var.

Kürt siyaseti açısından Güney Afrika barış ve çözüm süreci önemli bir örnek ifade eder. Bu satırların yazarı ise, çeşitli akademik ve politik platformlarda uzun zaman üzerine çalıştığı Güney Afrika modelinin Kürt sorununun çözümü için ideal bir örnek olamayacağını dile getirdi uzunca bir süre.

Nedeni açıktı; çünkü Güney Afrika, bizzat Güney Afrikalı eleştirel sosyal bilimcilerin ifadesiyle “ekonomiyi beyazların, siyaseti siyahların yönettiği, pazarlıkla gelen” bir barıştı “bölünmüş bir toplumda bir anayasal mühendislikti”.

Kuşkusuz pazarlıksız barış olmaz... Ancak, neyin pazarlığı olduğu önemlidir: Pazarlık, iktisadi anlamda eski yapının aynı kalması, ve gene Güney Afrikalı sosyal bilimciler arasında yaygın kabul gördüğü tanımıyla "yeni Güney Afrika"nın, ekonomisini beyazların yönettiği, siyasetin ise siyahlar tarafında idare edildiği liberal bir yapı olarak tasarlanması idi.

Bu anlamda, ırkçılığı ortaya çıkaran ve kolonyal geçmişin mirası olan hiçbir şeye dokunulmayacaktı… Öyle de oldu. 

Irkçılık karşıtı mücadelenin öncü gücü Afrika Ulusal Kongresi (ANC) ve onun efsanevi lideri Nelson Mandela, Güney Afrika Komünist Partisi ile birlikte bu sürecin en önemli taşıyıcılarından birisi olurken, ayni zamanda 1990'lı yıllara liberal kimlik kuramlarının, yani ulusal sorunu sınıfsal bağlamından koparan yaklaşımların bir zaferini hediye edeceklerdi.

Bütün bu yaşananların en önemli kanıtlarından birisi ise, 2012 yılında grevci ve silahsız 34 siyah maden işçisinin gene siyah polisler tarafından tarandığı Marikana Katliamı’dır.

Dünyanın en büyük platin madenlerinden birisi olan bu madenin en büyük ortağı ise bir zamanlar Nelson Mandela'nın sağ kolu olan ünlü “siyah kapitalist” Cyril Ramaphosa’dır.

Bütün bunlara rağmen Nelson Mandela haklı olarak efsanevi bir liderdi. Sadece Roben Adası'nda 27 yıl hücrede tutuklu kaldığı için değil. Ülkedeki her beyazı potansiyel düşman olarak gören, "her kolonyaliste bir kurşun" sloganı atan, anti-komünist siyah milliyetçilerinin, ırkçılık karşıtı mücadelenin beyazlarla birlikte yürütülmesine olan itirazlarına karşın şu sözleri sarf edebildiği için:

"Biz Güney Afrika'da yalnızca siyahların hakkı için mücadele etmiyoruz. Güney Afrika, siyah ya da beyaz, üzerinde yaşayan herkesin ülkesidir ve biz hepimizin özgürlüğü için mücadele ediyoruz." 

Mandela'nın bu sözleri ve bu sözleri ile tutarlı politik tutumu, 1990 - 1994 yılları arasında yaşanması beklenen korkunç iç savaşın önlenmesinde, dolayısıyla barışın inşa edilmesinde oldukça önemli bir rol oynayacaktı. 

Bugünkü Güney Afrika'nın içler acısı hali mi?

Kuşkusuz Mandela'nın yukarıda aktardığımız sözlerinin değil, mücadelenin öncü örgütü Afrika Ulusal Kongresi'nin (ANC) politikaları ile, neredeyse tüm hükmünü kaybederek resmi bir parti halini alan Güney Afrika Komünist Partisi hariç, sol arasında oluşan makastır. 

Tam da ülkede yatırımları bulunan yerli ya da yabancı sermayedarların istediği ve dayattığı üzere. 

Yani ulusal sorun ile sosyal sorun arasındaki makas…

Cizre ve Sur’u yıkarak ulusal sorunun ulaşabileceği vahşeti ortaya koyanların bir sonraki adımının Cizre ve Sur’u Toledo yapmaktan bahsederek, sınıfsal meseleyi sahneye davet etmeleri bu konuda iyi bir örnekti…

http://siyasihaber3.org/demirtasin-gidisinin-ve-hasip-kaplanin-cikisinin-dusundurdukleri


8 Ocak 2018 Pazartesi

Siyaveş Azeri: Bölge barışının koşulu siyasal İslam’ın defedilmesidir (2), siyasihaber.org, 08.01.2017

Siyaveş Azeri: Bölge barışının koşulu siyasal İslam’ın defedilmesidir (2)
Röportaj: Tolga Tören

İran’da son günlerde açığa çıkan toplumsal muhalefet, sadece İran siyasetinde değil, bölge siyasetinde ve uluslararası siyasette geniş yankılar uyandırdı. Tolga Tören, İran’da yaşanan gelişmeleri Barış İçin Akademisyenler (BAK) tarafından ilan edilen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı metnin imzacılarından olması nedeniyle Mardin Artuklu Üniversitesi’den Ocak 2017 tarihli KHK ile ihraç edilen Siyaveş Azeri ile konuştu. İngilizce yayınlarının yanında Farsça/Türkçe çevirileri de bulunan Azeri, Fransa’da bulunan Ecole Normale Supérieure'de Felsefe Bölümü’nde misafir araştırmacı olarak çalışmalarına devam ediyor. 4 Ocak 2018’de yapılan, 5 Ocak’ta sitemizde birinci bölümü yayımlanan söyleşinin ikinci bölümünü sunuyoruz.


TUDEH, İslam devrimi öncesinde, bugün Türkiye’de de bir benzeri oluşan, anti-kapitalizmden soyutlanmış sığ bir anti-emperyalist söylem eşliğinde İslamcıları desteklemişti. Yakın zamanda yaptıkları açıklamada “ilerici ve özgürlükçü güçler”i gösterilerde daha fazla varlık göstermeye çağırdı. İslam Cumhuriyeti’nin kurulduğu dönemlerde TUDEH ile aynı çizgide siyaset yürüten özneler eleştirel bir hesaplaşma yaşadılar mı?
TUDEH, Halkın Fedaileri-Çoğunluk ve İşçi Yolu gibi örgütlerin İslamcıları desteklemesi ve sizin deyişinizle “sığ anti-emperyalist söylemleri” epistemolojik bir hata veya kuramsal bir eksiklik değil; siyasal konumlarının zorunlu sonucu ve ifadesiydi. 1979 Devrimi uğrağında İran toplumunun üç ana sınıfsal siyasi hareketi karşı karşıya geldi: O dönem devrimin nesnesi olan ve yönetimdeki monarşiyle temsil edilen Batı yanlısı nasyonalizm, ulusal-İslamcı hareket ve işçi sınıfı hareketi.

Ulusal-İslamcı hareketin ana özelliği Batı karşıtı, anti-modern, yerelci olması ve ulusal burjuvaziyi desteklemesiydi. TUDEH’in Humeyni’nin yanında yer alması Ayetullah’ın sözleri ve sloganlarında kendi politikasının gerçekleşmesini görmesindendi. Bunlar da tıpkı İslamcılar gibi “neden kendi ağır endüstrimiz yok?”, “neden iğneyi bile ithal ediyoruz?” gibi sorular sorup (gerçekleşebilir olup olmaması bir yana) “kendi kendine yeten bir ekonomi”, “güçlü bir endüstri” ve “yerli ve milli sermaye” gibi erekleri İslamcılarla paylaşıyordu.

İdeolojik plandaysa bunların hepsi gerici, açıklıktan korkan, kadın düşmanı ve ataerkil ve yabancı düşmanıydı. Yönetime asla dâhil edilmemeleri veya bir dönem dâhil edilmişlerse bile sonradan kovulmalarına karşın İslam Cumhuriyeti’ni koşullu veya koşulsuz sürekli desteklemeleri de bundan kaynaklanıyor. Bu, demin sözünü ettiğim rejim yanlısı “muhalefet” teriminin imlediği, nükleer programı ve İran’ın nükleer silah -yadsınamaz- hakkını savunan kesimdir. TUDEH daha düne kadar açıkça bu konumdaydı (ve hâlâ farklı bir yerde olduğunu düşünmüyorum).


İran’daki geleneksel sol, 1979 Devrimi’nin pratik eleştirisine tâbi kaldı: 79 Devrimi geleneksel solun işçi sınıfı ufkuna ve mücadelesine ve insanların özgürlük ve eşitlik talebine ne denli yabancı olduğunu gösterip tarihsel olarak bu hareketleri mantıksal sonlarına ulaştırdı. Bence bu hareketlerin kendileri asla herhangi bir “özeleştirel muhasebeye” girişmedi; sorunun epistemolojik, kuramsal veya taktik değil siyasal olduğunu belirlediğinizde zaten “özeleştirinin” bir anlamı kalmaz. Özeleştiri, en iyi olasılıkla, Erdoğan’ın Gülencilere ilişkin söylediği “kandırıldık” veya “yanıldık” cinsinden bir sonuca yol açar. Üstelik böylesi bir bakış, siyasi örgütler ve yapılar arasındaki ittifakın sınıfsal-siyasal temellerini görmezden gelip örttüğünden gerçek bir eleştiri yapmanın olanağını da ortadan kaldırır ve yanılsamalara yol açar.


Ancak, dediğim gibi, 1979 Devrimi geleneksel solu pratikte, gerçek zeminde eleştirdi ve sonlandırdı. Bu pratik eleştiri, siyasal kuramsal düzeyde de 1979 Devrimi uğrağında Komünist Militanlar Birliği adıyla örgütlenen ve kendini “Devrimci Marksist” sayan işçi komünistlerinin eleştirisiyle bütünlendi. İşçi komünistleri ve başta Mansur Hikmet İlerici Ulusal Burjuvazi Miti, Marksist Bunalım Kuramı ve Bağımlı Kapitalizme ilişkin Çıkarımlar, İran Halkçı Sosyalizminin Üç Öğesi ve Sol Liberalizmin Eleştirisi gibi metinlerde İran geleneksel “radikal” solunun nasıl da yerli burjuvazinin sol kanadını oluşturduğunu, bu burjuvazinin ufkunu ve ülkülerini paylaştığını ve bu yüzden siyasal İslamcılarla ittifak kurup karşı-devrim cephesinde yer aldığını açık biçimde gösteriyor.


TUDEH’in yayımladığı son bildiri, artık geçmişten farklı bir bakış açısına sahip olduklarını gösteriyor olabilir mi?

Günümüzde hâlâ TUDEH adıyla faaliyet gösteren kişilerin devrimden yana saf tutmaları, “ilerici ve özgürlükçü güçleri” rejimi devirme hareketine katılmaya çağırması sevindiricidir. Ancak bu sevincin kaynağı, TUDEH veya Fedai-Çoğunluğun siyasi bir rota değişikliğinden çok, toplumun tabandan gelen basıncının ve komünizmin İran muhalif siyasetindeki üstünlüğünün ürünü olduğunu düşünüyorum.

Dikkat ederseniz TUDEH’in sözünü ettiğiniz aynı bildirisinde İslam Cumhuriyeti rejimini devirmekten değil; “otokratik velayet-i fakih rejiminden kurtuluş”tan söz edilmektedir; ki bu bir anlamda, Hameney’siz veya “dini ulu önder” (velayet-i fakih) olmadan “sulandırılmış” veya “dönüştürülmüş” bir İslam Cumhuriyeti istemektir.

Halk apaçık biçimde “İslam Cumhuriyeti İstemiyoruz” veya “İslam Cumhuriyeti Yıkılmalıdır” derken kendine sol-ilerici-özgürlükçü diyen bir hareketin böylesi muğlak ifadelerle ortaya çıkması, devrimci halkın görüşünü bulanıklaştırma amacını gütmüyorsa bile bildiri sahiplerinin hareketin çok gerisinde kaldıklarını gösteriyor.

Bir zamanlar Ferhad Beşaret adlı yoldaşımızın formüle ettiği gibi “halk köyü terk etti, bunlar hâlâ harman başında bekliyor”. Bu durum, “reformistler” için ve TUDEH gibi ulusal-İslamcı cephede yer alanlar için de geçerlidir. Devrim, ereklerine ulaşıp İslam Cumhuriyeti’ni alaşağı ederse bunların da hesabı tümden kapanacaktır. Yine de söylediğim gibi, bu hareketlerin kendi siyasetleri açısından böyle “radikal” çağrılarda bulunması rejimi devirme hareketinin ve oluşmakta olan devrimin gücünü göstermesi açısından bütün ilerici, özgürlükçü ve eşitlikçi insanlar için sevinç kaynağıdır.

Bölgeyi yakından takip eden gazeteci Fehim Taştekin, 2 Ocak 2018 tarihli GazeteDuvar yazısında “mevcut görüntüden ‘molla rejimi dağılıyor’ sonucu çıkarmak ziyadesiyle abartılı olur” biçiminde yazdı. İran Komünist İşçi Partisi ise gösterileri ‘İslam Cumhuriyeti’ni devirmeye dönük kitlesel hareketin güçlü bir başlangıcı’ olarak değerlendirdi. Bölgeyi izleyen Türkiyeli bir gazeteci ile bölgede radikal sol siyaset yapan bir komünist parti arasındaki bu keskin görüş farklılığı nereden kaynaklı olabilir?

“Analistler” ve “uzmanlar”ın İran konusundaki bu tutumu, her şeyden önce onların olaylara bakışlarındaki siyasal tarafgirlikleri ve toplumlara söyleşinin başında söylediğim yaygın yanılsamalı perspektiften bakmalarından kaynaklanmaktadır.


İkincisinden başlarsak, birçok kişi İran’a gidip döndüğünde, oranın hiç de sanıldığı gibi bir ülke olmadığı, kadınlar ve erkeklerin çok seküler olduğu, ilişkilerde hiç de muhafazakâr davranmadıkları, gençlerin bilgili ve dünyadan haberdar oldukları, kadınlı-erkekli partilere gittiklerinden söz eder. Ancak buradan tuhaf bir sonuca varırlar: İslam Cumhuriyeti sanıldığı kadar da fena değilmiş!


Bu, söz gelimi Fransa işçi sınıfının durumuna, oradaki (kırpılıp kuşa döndürülmüş bile olsa) sosyal güvenceler sistemine, sağlık ve eğitimin parasız olmasına, çalışanların yılda 6 hafta ücretli izinleri olmasına ve çalışma haftasının 37,5 saat olmasına bakıp “kapitalizm o kadar da fena değilmiş” demeye benzer. Hatta İslam Cumhuriyeti hakkında böyle bir şey söylemek çok daha vahim bir “hata”.


İslami rejim ve mollalar 40 yıldır İran’ı İslamileştirmeye çalışıyorlar; ancak kendilerinin de itiraf ettiği gibi bunu başaramıyorlar. Bu rejim zorunlu başörtüsünü raptiye ve zımbalarla kadınların başına geçirdi. Bu rejimin anayasasında kadınlar resmen erkeklerin yarısı, yarı-insan olarak tanımlanıyor. Bu rejime göre kadınlar ve erkekler kesinlikle yan yana gelmemelidir. Bu rejim anaokulu çağından itibaren kız çocuklarının başını zorla örtüp erkek çocuk arkadaşlarıyla aynı okullarda eğitim görmelerini yasaklıyor. Bu rejim işçilerin her türden örgütlenmesini yasaklayan, grevi Humeyni’nin fetvasıyla haram kılan, on binlerce ilerici, komünist insanı idam eden, yüz binlercesini işkenceden geçiren, her gün yaşamını sürdürmek için kan dökmeye gereksinimi olan ve yalnızca süngü gücüyle ayakta duran bir rejimdir.


İşçinin grevi bu ülkede copla, gazla, kırbaçla, kurşunla karşılanmaktadır. Bu rejim Mahmud Salehi, Behnam Ebrahimzade ve onlarca başka işçi aktivistini, sırf işçi haklarını ve öz örgütlenmelerini savunup talep ettikleri için yıllarca hapse atan rejimdir. İnsanlar İran’da hâlâ boyun eğmiyorlarsa, kadınlar hâlâ başlarını örtmemek için ve en ufak haklarını savunmak için her gün mücadele edip İslami kurallarla alay ediyorlarsa, kadınlar ve erkekler cinsel ayrımcılık duvarlarını yıkıyorlarsa, işçiler bilfiil örgütlerini rejime dayatıp greve gidiyor ve zaman zaman bazı taleplerini elde edebiliyorlarsa, insanlar hâlâ içki içip eğleniyorlarsa, Marx’ın Kapital’inin dördüncü Farsça çevirisi yapılıp üst üste baskıları yapılıyorsa, Marx ve Lenin kitapları en çok satanlar arasındaysa, bu İslam Cumhuriyeti’nin sayesinde değil; ona karşın ve karşıdır.

Uzman gazeteciler ve yorumcuların bu gerçeği neden göremediklerini veya görmek istemediklerini kendilerine sormak gerekir. İslam Cumhuriyeti hiçbir ölçütle “olağan” bir burjuva devleti değildir. Bu durumu görmemek ve üstünü örtmek insanların gözüne kum atmak ve gerçeği görmelerini engellemek demektir.

Geçenlerde benzer biçimde Eskandar Sadeghi-Boroujerdi adlı bir akademisyen, “neden İran’da herhangi bir hareket olduğunda bu derhal rejimi yıkmaya teşebbüs olmaya yoruluyor da örneğin İsrail’de olduğunda buna yorulmuyor” mealinde bir şeyler yazıp mevcut hareketin düzenin çerçevesi içinde düşünülmesi gerektiğini, bundan öte konuşanların ABD ve öteki büyük güçlerin “regime change” politikasının aleti olduklarını iddia ediyordu.


Benzer bir savı 2 Ocak 2018 akşamında Tele1 televizyonuna katılan ve adını anımsamadığım bir “uzman” daha dile getiriyordu. Dediğim gibi, bu uzmanlar için İslam Cumhuriyeti “olağan” bir devlettir; zira kadınların ikinci sınıf vatandaş olması onlara göre olağandır, cinsel ayrımcılık olağandır, 28 ay boyunca yoksulluk sınırının beşte birine tekabül eden ücretlerini alamayan işçilerin protestosu “olağan ekonomik mücadele”dir, devletin buna cop, gaz, kurşunla karşılık vermesi, işçi önderlerini kent meydanlarında kırbaçlaması “olağan” bir tepkidir.

Muhaliflerin işkence edilip öldürülmesi, toplumsal düzenin kurbanları olan adi suçluları topluca vinçle asması olağandır. 1987’de hükümleri sona ermiş, hatta salıverilen 5000’in üzerinde siyasi tutsağı idam edip gizli toplu mezarlara gömmek olağandır.

Bence bu uzmanlar İran’a ve mevcut harekete bakarken aslında kendi siyasal bakış açılarını dile getiriyorlar. İran’da her şey siyasaldır; zira İslam Cumhuriyeti burjuvazinin olağan devleti değil, olağanüstü durumunun ve kriz devletidir. İran’da Allah bile siyasaldır. 1 Ocak’ta Arak kentinde gösteriler sırasında bazı rejim elemanları, üstünde hoparlörler bulunan bir kamyonetle halkı tekbir getirmeye çağırıyordu (bu hareketi törpüleme taktiklerinden biridir, 2009 ayaklanmasında buna çokça başvuruldu). Adam hoparlörden “Allahuekber” diye bağırdıkça çevredeki kalabalık “yuuuuuh” şeklinde karşılık vermeye başladı. Sonunda kalabalık, kamyonet ve içindekileri “şerefsiz, şerefsiz” sloganlarıyla oradan kovaladı. Bunun filmini Youtube’da görebilirsiniz. Dediğim gibi, İran’da Allah bile politiktir; bu devrim, İslam Cumhuriyeti ile birlikte Allah’ı da alaşağı edecektir.

Biraz da İran kapitalizminin özgünlüklerinden ve dinamiklerinden bahsedelim isterseniz? İran Marksizmi’nin önemli ismi Mansur Hikmet, anti-emperyalist ve ilerici bir burjuvazi efsanesini eleştirerek İran’ın kapitalist bir toplum olduğunu, İran’da özgürlüğün de ancak sınıfsal bir mücadele ile gelebileceğini vurguladı yazılarında. Özellikle de 1970’lerin sonu ve 1980’lerin başında. Ama sonuç, TUDEH’in yukarıdaki perspektiften hareketle İslamcılara verdiği destekle de kurulan İslam Cumhuriyeti oldu. İran kapitalizmi, 1980’lerden bu yana nasıl bir gelişim gösterdi ve bugün Mansur Hikmet’in altını çizdiği bir sosyal muhalefetin İran’da karşılığı var mıdır?

Sanırım son sorunuzun yanıtını kısmen yukarıdaki söylediklerimde verdim; ama bunu biraz daha açmama izin verin. Hikmet 1979’da, o dönem kendini sosyalist ve komünist diye adlandıran örgüt ve partilerin çözümlemelerinin tersine, İran’a egemen ilişkilerin kapitalist ilişkiler olduğunu savunup gösterdi. Geleneksel sol o dönem İran’ı yarı feodal bir ülke olarak nitelendiriyordu. Bu savını da İran’da tütmekte olan fabrika bacalarının sayısına dayandırıyordu. Başka bir deyişle, iç piyasa oluşumu, ücretli emek ve para ekonomisi, eş deyişle emek-sermaye ilişkisinden hareket edip iktisadi çözümlemeye girişmek yerine, Menşevikler ve ekonomistlere benzer endüstriyel-kalkınmacı burjuvazi açısından bir çözümlemede bulunuyordu.


Bu söyleşi, bunu uzun uzadıya tartışmaya müsait değil. Ama bu bakış sermayeyi, doğrudan üreticileri üretim araçlarından ayrı tutmak anlamında toplumsal bir ilişki olarak değil; bir şey, para-fetiş olarak ele alıyordu.

Ancak Hikmet’in bu ekonomik çözümlemeyle varmak istediği sonuç salt kuramsal bir sonuç değil; daha çok siyasaldı. Şu soruyu soruyordu Hikmet: Durum bu açıklıktayken bizim sosyalistlerimiz neden bu sonuca varmıyorlar? Marx’ı bilmemelerinden mi? Marx çevirilerinin hatalı olmasından mı?

Buna yanıtı bu “hataların” kaynağının kuramsal olmadığı; siyasal olduğuydu. Bir başka deyişle, 79 Devrim sürecinde geleneksel sol örgütler, kuramsal çözümlemeden çıkıp siyasal duruşlarını ona göre belirlemiyorlardı -böyle bir kavramdan gerçeğe geçiş Hegel idealizminin karikatürüdür- tersine onların siyasal aidiyetleri siyasetlerini bu şekilde “kuramsallaştırmalarına” yol açıyordu. Siyasetleri kuramlarının sonucu değil; kuramları siyasetlerinin gerekçelendirilmesiydi (kendileri böyle olmadığını söyleseler bile durum buydu).

Hikmet, 1979 Devrimi’nin nedenleri ve kökenini, İran kapitalizminin iç çelişkilerinde aramak gerektiğini savunuyordu. İran kapitalizmi, sermaye ve emek üretkenliği göz ününde bulundurularak, dünya sermayesi ile bütünleşmesi ve rekabet edebilmesi için, “ucuz emek, suskun işçi” cennetini gereksiniyordu. Bu yüzden İran’da kapitalist devlet her zaman baskıcı, demir yumruk kullanan bir devlet olmak durumundaydı. Dolayısıyla, İran kapitalizmin siyasal bunalımının kalıcı kapitalist bir yanıtı olamazdı. 1979 Devrimi bunu su yüzüne çıkardı ve sermaye, rejimini kurtarmak için, kendi açısından ehven-i şer olan siyasal İslam’a sarılmak durumunda kaldı. İşte bu yüzden İslam Cumhuriyeti İran kapitalizminin olağanüstü durumunun ve kriz döneminin devletidir.

Devrimi ilgilendirdiği tarafıyla, böyle bir çözümlemeden yola çıkmak, devrimin sürdürülmesi için kitleleri İslam Cumhuriyeti’ne karşı seferber edip harekete geçirmekle olanaklıydı ancak. Ne var ki solun da katkısıyla siyasal İslamcılar, kitlesel silahlanmış halkı devrimin amacına ulaştığına ikna ederek silahsızlandırıp alanlardan çıkarmasıyla devrimi sonunda bastırıp yenilgiye uğratabildi.

Bu yenilgide, bir hareket olarak devrime katılmış işçi sınıfının kendi partisinden yoksun olması da etkiliydi. Siyasal İslamcıların halkı seferber edebilmesini sağlayan önemli bir etmen de Arap nasyonalizmi ile siyasal İslam arasındaki çekişmenin bağlamında anlaşılması gereken Saddam rejiminin İran’a saldırması ve Humeyni’nin “Tanrı vergisi” ilan ettiği sekiz yıllık İran-Irak savaşıydı.

Ne var ki 1979 Devrimi’ni tetikleyen hiçbir çelişki ortadan kalkmadı. İslam Cumhuriyeti’nin geçici karakterine karşın, ne daha olağan bir burjuva devletle yer değiştirmesi ne de kendisinin “dönüşerek” olağanlaşması, bunların olanaksızlığı bundan kaynaklanmaktadır. Bu çerçevede Hikmet, İslam Cumhuriyeti’nin ekonomisinin çıkmazı ve çelişkilerinin dar anlamda “iktisadi” değil; siyasal olduğunu savunuyor. Buna göre bu çıkmaz aşılamazdır; zira her şeyden önce bizzat siyasal İslam, sermayenin Ortadoğu ve İran’a olağan akışının önündeki en büyük engeldir.

Sorun sadece İran’daki İslamcı yönetimin Batı ile ilişki konusunda ne düşündüğü değildir; uluslararası ölçekte Arap-İsrail karşılaşması, Filistin sorunu ve İslami terörizm, İslam-çarpması ülkeler ile gelişmiş kapitalist ülkeler arasındaki ilişkileri belirlemekte büyük rol oynuyor. Üstelik olağanüstü durum ve kriz belirtileri olan İslami rejimin varlığı, sermayenin özellikle değer çevriminin uzun sürdüğü ağır endüstri ve endüstriyel altyapıya yatırım yapmasını engelleyen önemli bir etmendir.

Hikmet’in kendi deyişiyle “İslam Cumhuriyeti çıkmazdadır; zira uluslararası ölçekte sermaye eksikliği döneminde, iç pazarı desteklemeye dayalı gelişme stratejilerinin yenilgisi döneminde, sermayenin küreselleşmesi ve endüstriyel üretimde Batı sermayesinin anahtar rol oynadığı dönemde, serbest piyasa ve ulus-aşırı pazarlar için rekabet döneminde hâlâ bir “İslam Cumhuriyeti”dir. Genel endüstriyel, teknik ve pratik yetileri göz önünde tutulduğunda, İranlı işçi dünyanın en ucuz olanlarındandır. Ancak ücretini sıfıra indirip grevini idamla yanıtlasalar dahi, İran Batı sermayesi ile organik ilişkide olan bir ekonomik bölgeye dönüşemez.

İran rejiminin sorunu Brezilya’nın sorunu gibi değil, Rusya’nınki gibidir. İran kapitalizminin sorunu ekonomik değil, siyasal, ideolojik ve yönetseldir” (“Son Bunalım: İslami Rejimin Ekonomik Çıkmazının Siyasal Temelleri” Şubat 1994). Bence bu satırlar gözümüzün önünde cereyan eden rejimi devirme hareketini ve oluşmakta olan devrimi, bu hareketin geçmiş ile sürekli bağını anlamamıza büyük ölçüde yardım eder.

Devrimlerin zafere ulaşması zorunlu değildir. Ancak önemli olan devrimlerin zafere ulaşabilme olasılığıdır. Bunun için her şeyden öte halkın olumsuzlayıcı hareketini derinleştirecek radikal bir platform ve programa sahip bir örgütlenme ve günümüzün dünyasında muhtemel muzaffer bir devrimi uluslararası gerici güçlere karşı koruyacak geniş uluslararası bir dayanışma safı gerekir. Böyle bir bayrak mevcuttur ve bu saf şimdiden oluşturulmalıdır. Yükselmekte olan İran devrimi, dünyadaki bütün ilerici, özgürlükçü ve eşitlikçi güçlerin destek ve dayanışmasını hak ediyor. Zafer umuduyla!

6 Ocak 2018 Cumartesi

Siyaveş Azeri: Bölge barışının koşulu siyasal İslam’ın defedilmesidir, siyasihaber, 06.01.2017

Röportaj: Tolga Tören

İran’da son günlerde açığa çıkan toplumsal muhalefet, sadece İran siyasetinde değil, bölge siyasetinde ve uluslararası siyasette geniş yankılar uyandırdı. Tolga Tören, İran’da yaşanan gelişmeleri Barış İçin Akademisyenler (BAK) tarafından ilan edilen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı metnin imzacılarından olması nedeniyle Mardin Artuklu Üniversitesi’den Ocak 2017 tarihli KHK ile ihraç edilen Siyaveş Azeri ile konuştu. İngilizce yayınlarının yanında Farsça/Türkçe çevirileri de bulunan Azeri, Fransa’da bulunan Ecole Normale Supérieure'de Felsefe Bölümü’nde misafir araştırmacı olarak çalışmalarına devam ediyor. 4 Ocak 2018’de yapılan söyleşiyi iki bölüm halinde yayımlayacağız.

İran’da patlak veren protestolar Türkiye siyasetine de yansıdı ve geçmişte “Türkiye, İran olmayacak” diyerek kitleleri sokağa çağıran ulusalcılarla, yakın zamana kadar İran’ı bölgesel egemenlik hayallerinin önünde engel gören AKP/Saray aynı noktada buluştu. ABD ise neredeyse yeni bir “turuncu devrim” olduğu söylemiyle yaklaştı. AKP/Ulusalcılar bloğunun ve ABD’nin bu söylemlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?



Gerek İslamcı (AKP)-ulusalcı kanat gerek ABD ve Batılı müttefikleri genel olarak siyasal-toplumsal olaylara, özelde İran’da sürmekte olan rejimi devirme hareketine ortak bir siyasal perspektiften yaklaşıyorlar. Buna göre, mevcut siyasal coğrafyalarda yaşayan insanlar ile bu siyasal coğrafyada egemen olan devletler özdeş varlıklardır.


Bir başka deyişle, bu bakışa göre belirli bir siyasal coğrafyada yaşayan insanları buradaki ulus-devlet temsil eder. Bu bakış açısını, neo-konservatif “think-tank” odalarının “uzmanlarından” Hollywood filmlerindeki “Ortadoğulu”, “Arap” veya “İranlı” tiplemelerinde görmek olanaklıdır. Öte yandan, sözümona “sol” ve akademik çevrelerde de aynı yaklaşımı görmek olanaklı.


Bu ikincileri, mevcut devletleri, bulanık bir terim olan “kültürün” temsilcisi sayıyor, sağ kanadın bakıştan farklı olarak bu “kültürlere” saygı göstermek gerektiğini, karşılıklı “tolerans” veya “diyalog” geliştirilmesi gerektiğini söylüyorlar.


Birinci bakışta, örneğin, İran, Türkiye veya başka bir İslam-çarpması ülkede yaşayan kadınlar “seçimleri” gereği başörtüsü takar ve bu onları devletlerinin bire bir destekçisi yapar (ve genelde bu görüntü olumsuz bir şey olarak sunulur); ikincisinde de yine böyle “özgür” “kültürel” bir seçimden söz edilir, ancak bu seçime saygı gösterilmesi gerektiği vurgulanır. İşte bu yüzden İsveç’in “feminist” kabinesi, İran’ı ziyarete giderken kabine üyelerinin başlarını örtmesinde bir beis görmez. Bu bakış epistemolojik ve mantıksal bir hatadan çok, siyasal bir temele dayanmaktadır.


Kapitalist toplumda burjuvazinin bütün gerçekliği kendi penceresinden ve kendi çıkarları açısından değerlendirmesi, toplumun “sahibi” gibi davranması, dolayısıyla da mevcut çekişmeleri egemen burjuvazilerin çekişmesinin yansıması olarak görmesi kaçınılmazdır. Bu anlamda AKP-ulusalcılar bloğunun İran’daki kalkışmayı ABD ve “dış güçlerin” işi, ABD’nin ise bu ayaklanmayı “renkli” devrimler cinsinden bir hareket olarak algılaması; her iki tarafın toplumsal hareketleri yalancı bir ikilik çerçevesinde görmelerinden ya da mantık bilmemelerinden değil; burjuva bakış açısının zorunlu olarak böyle bir “mantıksal” hataya yol açmasından kaynaklanmaktadır.


Siyasi düzlemde bakıldığındaysa gerek ABD gerek AKP ve ulusalcılar, İran’daki gelişmeleri kendi stratejileri açısından değerlendirip propaganda malzemesi olarak kullanıyorlar. ABD İran’daki gösterileri “desteklediğini” söyleyerek (ki bu özünde kötü bir şey değildir) demokrasi havariliği kisvesi altında “regime change” politikalarını meşrulaştırmak, bu hareketi uluslararası ve bölgesel güç dengelerini kendi lehine değiştirmek için bir sıçrama tahtasına dönüştürmeye çalışıyor.


AKP ise komşu İran gibi bir ülkede, siyasal İslam’ın yenilgiye uğramasının Türkiye’deki konumunu etkileyebileceğini biliyor (Yeni Akit yazarlarından biri, bu gerçeği sapkın bir biçimde bu hareketin ABD’nin komplosu olduğu, İran “düşerse” sıranın Türkiye’ye geleceği biçiminde dile getirdi). Öte yandan AKP kof İslam soslu “anti-emperyalist” bir söyleme başvurarak kendi iktidarının komplolarla devrilmek istendiği mavalını, “ABD ‘İslam Dünyası’nı karıştırmak veya bölmek istiyor” çerçevesine oturtarak, gerek kendi tabanında gerek milliyetçi kesim içinde, kendini daha kabul edilebilir kılmak ve konumunu güçlendirmek için kullanıyor.


Peki İran’daki ayaklanmaların aktörleri kimdir, bu aktörlerin talepleri nelerdir?


Bunlar 39 yıldır kapitalizmin faşist İslami rejimi altında baskıya maruz kalan, en temel hak ve özgürlüklerinden yoksun kalan, ülkenin büyük bir zenginlik üstünde oturmasına karşın başlarını sokacak doğru düzgün bir barınağı bulunmayan, insani ve insan onuruna yakışan koşullarda çalışmak isteyen, grev, örgütlenme, gösteri ve ifade özgürlüklerinin ellerinden alınmasına karşın 39 yıldır mücadelelerini sürdüren geniş yoksul halk kitleleri, işsizlik cenderesinde sıkışan gençler, işçiler ve kadınlardır.


Bu kitleler gönenç, özgürlük, eşitlik, insani bir yaşam ve mutluluk isteyen on milyonlardır. İran’daki kapitalist mafya-hırsızlık ekonomisinin palazlandırdığı mollalar ve İslamcı yüzde 1’lik kalantorlara karşı ayağa kalkmış ve hakkını arayan yüzde 99’luk kesimdir.


Bu safın en önünde, insanlıkları cinsel ayrımcılık rejimi tarafından 39 yıldır yadsınan kadınlar ve yoksulluk sınırının beşte birine tekabül eden ücretlerini dahi aylarca, hatta yıllarca alamayan geniş işçi kitleleri yer almaktadır.


Bugünküne benzer tartışmalar 12 Haziran 2009’da yapılan başkanlık seçimi sonrasında ortaya çıkan ve İran’da 1979 devriminden bu yana görülen en büyük siyasi krizin zeminini hazırlayan sosyal muhalefet için de yapılmıştı. Hatta Hamaney, 2009’daki protesto hareketlerini 1979’daki “büyük hareket”in bir “karikatürü” olarak tanımlayarak hem büyüklüğünü hem de meşruiyetini kabul etmişti. Bugün yükselen muhalefet ile 2009’da yükselen muhalefet arasındaki benzerlikler ve farklılıklar nelerdir?


Toplumlar ne tımarhanedir ne de fantastik-bilimkurgu film. Genel olarak karşıt sınıflara bölünmüş kapitalist toplumda, inişler ve çıkışlarıyla olsa da, sınıf savaşımı durmaksızın süren bir mücadeledir. Sınıf mücadelesi deyince sadece çalışan kesimlerin (işçiler, öğretmenler, kamu emekçileri vs.) ücret veya “ekonomik” talepleri için dar anlamdaki mücadeleden söz etmiyorum. Kapitalist toplum başından beri mücadele alanıdır ve bu mücadele, en “ekonomik” olanları bile, siyasi dolayımlarla, siyasi toplumsal hareketlerin aracılığıyla gerçekleşir.


39 yıldır kapitalist İslami rejim altındaki İran toplumu da bundan müstesna değildir. Ancak daha dar bir anlamda sürmekte olan rejimi devirme hareketinin köklerini bizzat 11 Şubat 1979’da, monarşinin yıkılmasının ertesinde görmek gerekir. İslam Cumhuriyeti, 1979 devriminin karşısında bir güç olarak ortaya çıktı ve İran’da kapitalist rejimin bekasını sağlayacak son bir girişim olarak öne sürüldü.


Bu hareketin köklerini 1979-81 arasındaki işçilerin konsey hareketinde, Kürdistan’da 1980’lerin ortasına dek süren devrimin direnişinde, 1989’da İran-Irak savaşı sonrasındaki halk ayaklanmasında, 1999’da “reformcu” Selam gazetesinin yine “reformcu” Hatemi’nin cumhurbaşkanlığı döneminde kapatılması nedeniyle başlayan İslam rejimini sarsan 6 günlük ayaklanmada ve son olarak 2009’daki “seçimlerin” sonuçlarına itiraz ile başlayıp 10 ay süren ayaklanmada aramak gerekir. Bu saydıklarım, sürekli bir mücadelenin dönüm noktalarını temsil ediyor.


Bu kadar geriye gitmesek bile, 2009 ayaklanmasının sönümlenmesi sonrası dönemde, bütün tehdit ve baskılara karşın binlerce işçi grevine, gösteri ve yürüyüşe tanık olduk. Kadınların hakları için mücadelesi bir an durmadı; öyle ki sonunda, tam da ayaklanmanın başlamasından bir gün önce, İslami tesettüre uymayan kadınların bundan sonra tutuklanmayacağı, yalnızca İslami “ahlak” ve “iffet” derslerine tabi kılınacakları söylendi yönetim tarafından. Bu, rejim açısından ciddi bir geri adımdı zira bu rejimin mayası başörtüsünün zımba ve raptiye zoruyla kadınların kafalarına geçirilmesiyle çalındı.


Bu süre içinde idam ve recme karşı mücadele, siyasal tutsakların özgürlüğü için mücadele, işçilerin kendi öz örgütlerini kurma mücadelesi, öğrenci hareketi, çocuk haklarını savunma hareketi bir an durmadı. Bu anlamda bir haftadır süren gösteriler ve kitlesel ayaklanmayı bulutsuz gökte bir şimşek gibi görmemek gerekir.


Buna fiyatların astronomik artışını, yaygın yoksulluk ve işsizliği, hırsızlık, rüşvet ve para aklama yoluyla elde edilen rejime yakın küçük bir azınlığın akıl almaz servetini, insanların birçok hakkından yoksunluğunu, işçilerin aylarca maaş alamayışlarını, yoksulluktan dolayı artan fuhuşu eklediğinizde böyle bir ayaklanmanın gerçekleşmesi kaçınılmaz olur.


1979 devrimi belli toplumsal çelişkilerin sonunda ortaya çıktı; siyasal İslamcı karşı-devrim 79 Devrimi’ni yenilgiye uğrattı ama o çelişkiler oldukları yerde kaldı. İslam Cumhuriyeti bu çelişkileri çözmekten acizdi; zira bir proje olarak devrime yol veren çelişkileri çözmek için değil, burjuva rejimini kurtarmak için sahneye sürüldü. Zaten İran boyutunda bir ülkede bu çelişkilerin kapitalist bir çözümü olanaklı değildir.


İşte bu yüzden İslam Cumhuriyeti, on binlerce solcu aktivisti idam etmesine, yüz binlercesini tutsak edip işkenceden geçirmesine, bütün toplumu baskı altına alarak bütün yurttaşların haklarını sistematik biçimde her gün gasp etmesine karşın asla Pehlevi rejiminin yaptığı gibi toplumu sessiz bir mezarlığa dönüştüremedi. Bu anlamda bu ayaklanmanın temeli bu toplumsal çelişkilerin ifadesi, sonucu ve de onları yeniden üreten koşulu olan bizzat İslam Cumhuriyeti’dir.


İran’ın içsel dinamikleri ve bölgede oynadığı rol açısından bakıldığında, bugünkü muhalefet hareketinin muhtemel sonuçları ile 2009’daki muhalefet hareketinin sonuçları arasında bir karşılaştırma -bugünden- mümkün müdür?



Halk ayaklanmalarını ve protesto hareketlerini “dış güçler”, “dış mihraklar”, “üst akıl” gibi ne oldukları belirsiz, soyut varlıklara bağlamak totaliter rejimlerin ortak özellikleri arasındadır. Siyasal İslamcılar, bu “dış güçleri” biraz daha “somutluyor”: Bütün olumsuzlukların arkasında Batı, ABD veya İsrail, Siyonistler ve “emperyalistler” bulunur. 2009’da Hameney, Ahmedinejad ve bütün yönetim, ayaklanma için aynı şeyi söylüyordu. Türkiye’deki siyasal İslamcılar da öyle: Aymazca, 2009 Gezi ayaklanmasının arkasında eski müttefikleri siyasal İslamcı Gülen Hareketinin olduğunu bile iddia ettiler.


Ulusalcılar ve geleneksel “anti-emperyalist” sol da bu süreçlerde siyasal İslamcılara hep çanak tutar, onların geliştirmekten aciz olduğu ideolojik ve siyasal sahte-argümanları onlar için geliştirir (örneğin Suriye Devrimi’nin bastırılmasında nasıl da “solun” bir kesiminin siyasal İslam’ın iki rakip kanadından birini, Rusya destekli İran-Suriye-Hizbullah eksenini ABD destekli Suudi-BAE-AKP kanadına karşı desteklediğini, belirli bir kesiminin ise AKP’nin Rusya eksenine kaymasıyla bunları desteklediklerine tanık olduk).


Son ayaklanma ile 2009 ayaklanması arasındaki karşılaştırmaya gelirsek. Önce bunların benzerliklerinden söz etmek gerekir: Her ne kadar 2009 ayaklanması görünürde rejimin bir kanadını öteki kanadına karşı destekliyor gibi görünse de bu hareket birkaç gün içinde radikalleşti ve Hamaney (diktatör) şahsında tüm rejimi hedef aldığını ortaya koydu. Yine de muhalefet içinde bu hareketi, rejimin bir çeşit reforme edilmesi gibi gören unsurlar mevcuttu. Bu hareket ayrıca Tahran’da başladı ve belli başlı büyük kentlere yayıldı. Ben 2009 ayaklanmasını “orta sınıf” hareketi olarak tanımlayan görüşlere katılmıyorum. Bu görüşler, en iyi olasılıkla, sınıfı bir lonca, zümre veya gild gibi kavramsallaştıran anlayışlardır.


Benzer “çözümlemeler” Gezi ayaklanması için de yapıldı ve hâlâ yapılıyor. Keza birkaç gün önce Nevşin Mengü Birgün’deki köşesinde, 2009’u “İran’ın Gezisi”, bu ayaklanmayı ise densizce “lümpen” kesimlerin bir hareketi ve “1979 devrimi reload” olarak tanımladı. Bir başka benzerlik de bu hareketlerin ön saflarında kadınları ve gençleri görmektir. Bu her iki ayaklanmanın önemli ortak yanlarından biridir.


Peki ya farklılıklar?


Bir haftadır süren gösteriler başından itibaren rejimin bütününü hedef aldı. Birilerinin yansıtmaya çalıştığı gibi bu hareket ilkin “salt yoksulluk ve pahalılığa karşı” başlayıp sonra “siyasallaşmadı”. Tersine, bizzat ilk günde Meşhed, Bovnurd ve Nişabur’da hemen “Kahrolsun Ruhani” ve “Kahrolsun Hameney” sloganları yükseldi.


Benzer biçimde “İslami Cumhuriyet İstemiyoruz”, “İslam Cumhuriyeti Yok Edilmelidir”, “Reformcu-Tutucu Oyununun Sonu Geldi” gibi sloganlarla doğrudan rejimin kalbini hedef aldığını gösterdi.


Keza rejim de yekpare, gerek rejim içi kanatlarıyla, gerek rejimden dışlanmış rejim yanlısı “muhalefetiyle” bu hareketi şiddetle kınadı, bunun ABD, İsrail ve Siyonistlerin kışkırtması ve İran’ı bölme planı olduğunu söyledi. Örneğin, “muhalif” ve “reformcu” geçinen Abbas Abdi rejimi, gösterileri kanla ve şiddetle bastırmaya çağırdı.


2009’dan bir farkı daha, bu harekette hiçbir biçimde dini bir slogan atılmıyor olmasıdır. 2009’da İslamcıların bir kanadı hâlâ ayaklanmaya egemen olmayı başarabiliyordu; bunu kitlelerin attığı “Allahüekber” sloganında görmek olanaklıydı. Ancak bu gösterilerde böyle bir şeyden eser yok.


Bu anlamda bu son ayaklanma talepler konusunda daha berrak: 2009’da rejimin hâlâ içeriden dönüştürülebileceği yanılsamasına kapılanlar olabilirdi. Ancak şimdiki ayaklanmaya katılanlar, İran’daki herhangi bir toplumsal açılma, ilerleme, özgürlüklerin genişlemesi, gönenç ve eşitliğin gelmesinin zorunlu koşulunun İslam Cumhuriyeti’nin devrilmesi olduğunu biliyor, bunu açıkça dile getirip bunun için mücadele ediyorlar. Göstericiler kapitalist molla rejiminin yoksulluklarının, yoksunluklarının ve felaket durumunda yaşadıklarının en önemli ve temel nedeni olduğunun bilincindedir.


Bunu “Kapitalist Molla, Paramızı Geri Ver” sloganında görmek mümkün. Aynı zamanda rejimin bölgedeki diğer siyasal İslamcı terörist örgütler ve yönetimlere para aktardığını, kendi varlığını sürdürmek için ülkeyi daha da büyük felaketlere sürüklediğinin farkındalar. Bu yüzden de rejimin “anti-emperyalist” mavallarının, İran’daki geniş kitleler arasında pek bir alıcısı bulunmuyor.


2009 ayaklanması, son çözümlemede, sonuçlarına ulaşamadan sönümlenen bir hareketti. Her şeyden öte İran’da siyasal İslam’ın yenilgiye uğraması, bölgede gerek “radikal” siyasal İslam’ı gerek siyasal İslam hareketinin bütün kanatlarını (“ılımlı” kanat dâhil) ciddi biçimde etkileyecektir.


Bugünkü ayaklanmanın başarılı olması, bölgede ne gibi değişikliklere yol açabilir?


İslam Cumhuriyeti’nin devrilmesi doğrudan “radikal” (Batı ve ABD karşıtı) siyasal İslam’ın yenilgisi anlamına gelir. Öte yandan bu aynı zamanda “ılımlı” siyasal İslam’ın da sonu demektir; zira “ılımlı” veya “reformcu” siyasal İslam nitelemesi, Batı’nın özellikle Rafsancani döneminde ortaya çıkan ve İran’ı dünya kapitalist sisteminin olağan bir parçasına dönüştürmek isteyen kanada verilen addır aslında.


Siyasal İslam, özellikle Suriye ve Irak’ta IŞİD ve diğer cihatçı güçlerin yaptıkları cinayetler yüzünden uluslararası kamuoyunda teşhir oldu; Suriye “iç savaş” sürecinde çözülme safhasına girdi. İslam Cumhuriyeti’nin devrilmesi bu projenin defterinin bütünüyle dürülmesi sürecini hızlandıracaktır. Bölgeye barışın gelmesinin en önemli koşulu siyasal İslam belasının defedilmesidir. İslami rejimin devrilmesi bu yönde atılacak en önemli adımdır; zira siyasal İslam’ın yegâne devleti İran’daki İslam Cumhuriyeti’dir.


Bazı yorumcular İslam Cumhuriyeti’nin devrilmesinin gerek İran’da gerek bölgede savaş ve çatışmaları tetikleyeceğini iddia ediyor. Bu yorumcular ve “uzmanlar” her nedense İslam Cumhuriyeti’nin bölgedeki savaşı kışkırtan ve körükleyen güçlerden biri olduğunu unutuveriyor. Bu savlar, Suudi Arabistan’da monarşinin yıkılması savaşa ve istikrarsızlığa yol açar savı kadar abestir: Nasıl ki Suudi Arabistan bölgedeki huzursuzluk, savaş ve istikrarsızlığın bir ayağıysa İslam Cumhuriyeti de öyledir.


Savaş çığırtkanı, halkın düşmanı bir yönetimin halkın devrimci gücüyle devrilmesinin istikrarsızlığa yol açacağını savlayanlar mevcut egemenlerle ortak çıkarlarını ve konumlarını seslendiriyorlar bana göre. İslam Cumhuriyeti’nin halk eliyle devrilip özgür ve eşit bir toplumun kurulması, bütün bölgenin de çehresini değiştirecektir. Kanımca Türkiye’den Filistin’e, Arabistan’dan Mısır’a özgürlükçü ve eşitlikçi dalganın etkilerini görebileceğiz o zaman.


Bir başka kaygı da “büyük güçlerin”, özellikle de ABD’nin bu işe el atacağı ve gelecekteki yönetimi belirleyeceği biçimindedir. Bana kalırsa, İslam Cumhuriyeti gibi faşist kapitalist bir devleti deviren ve sokaklarda durup kendi kaderini kendi eline alan bir halka müdahale etmek çok zordur. Ancak uluslararası kamuoyunun, özellikle de ilerici, sol, işçi, insan ve kadın hakları savunucularının bu devrimi desteklemesi de en az halkın gücü kadar önemli ve etkilidir.


Uluslararası sol şimdiden bu devrimci hareketle dayanışma içinde olduğunu ilan etmeli, ilerici, özgürlükçü ve eşitlikçi taleplerine sahip çıkmalı, bu desteğini çeşitli biçimlerde dile getirmelidir. İran’da devrimin zafere ulaşmasının gerek bölgede gerek dünyada olası bir etkisi de bu enternasyonal dayanışma ruhunu yeniden gerçek anlamda canlandırması olacaktır.


Yerli ve yabancı basında, protestocuların İran’ın Ortadoğu’daki savaşa aktarılan kaynaklara da itiraz ettiği yazıldı. Barış isteyenlere karşı önemli bir şiddet uygulayan AKP ve medyası ise bunu kendi Suriye politikasına dayanak yapmak istercesine, “Esad’a verilen desteğe itirazmış” gibi sundu? Mevcut muhalefetin nükleer silahlanma da dâhil olmak üzere İran’ın savaşa ayırdığı kaynaklara bütünlüklü bir itirazı var mı? Ya da İran’da bir barış hareketinden ve talebinden bahsedebilir miyiz?


Bundan yaklaşık dokuz yıl önce, tam da İran’ın nükleer programıyla ilgili İslam Cumhuriyeti ile Batılı devletler arasındaki tansiyon iyice yükselmişken ve her iki taraftaki “şahinler” savaş tamtamları çalarken, üstelik İslam Cumhuriyeti nükleer programı “ulusal onur ve hak” sorunu olarak tanımlayıp nasyonalist duyguları kabartarak kendi konumunu sağlamlaştırmaya çalışırken 1 Mayıs’ta Tahran Şirudi Stadyumu’ndan caddelere taşan on binlerce işçi “İnsan Onuruna Yakışır Bir Yaşam Bizim Yadsınamaz Hakkımızdır” sloganıyla yürüdü.


Bu slogan, rejimin “Nükleer Enerji Yadsınamaz Hakkımızdır” sloganına işçilerin verdiği karşılıktı. Aynı yürüyüşte ön safta üzerinde “Biz Nükleer Enerji İstemiyoruz, Biz İnsanca Yaşamak İstiyoruz” yazılı büyük bir döviz taşınıyordu.


Bu sloganlar yıllar içinde bütün çalışan kesimlerin mücadelelerinde öne çıktı; örneğin emekliler ve öğretmenlerin yürüyüşlerinde sıkça atılan sloganlardan biri “İnsanca Geçinmek, İnsan Onuru, Yadsınamaz Hakkımızdır” sloganıdır. İran halkı genç, eğitimli, donanımlı ve dünyayı takip eden bir halktır. İnternet ve iletişim çağında insanlara “yerli otomobil” veya “nükleer santral” yapmanın kerametlerinden söz edip bunların ülkeyi nasıl da kalkındırıp dünya devleri arasına soktuğu hikâyesine inandıramazsınız.


İnsanlar nükleer programın her şeyden önce İslam Cumhuriyeti’nin nükleer silah üretmesi için olduğunu, bunca yoksulluk varken kaynakların sonu belirsiz ve tüm ülkeyi savaş ve felaket eşiğine sürükleyecek bir macera için çarçur edilmesini kabul edemezdi.


Bu durum sanat eserlerinde de yankı buldu. Örneğin İranlı yeraltı rock topluluğu Kisok’un bir şarkısında, “sarı kek” üretimi sonrasında gerçekleştirilen “nükleer bayramı” tiye alıp Marie Antoinette’in sözüne nazire yaparak “akşam yiyecek ekmek bulamıyoruz, onun yerine sarı kek yiyoruz” deniyordu.


Ayrıca komünistler, özellikle de İran Komünist İşçi Partisi (İKİP), gerek çevre için yaratacağı tehlikelerden dolayı nükleer programı, bir savaş programı ve İslam Cumhuriyeti’nin kendi üzerindeki uluslararası baskıları güç yoluyla hafifletmesinin bir aracı olduğu için kesin biçimde eleştirip reddediyorlar. Buna karşın rejim yanlısı “muhalefet”, nasyonalistler ve ulusal solcular bu süreçte İslam Cumhuriyeti’nin nükleer programını, hatta nükleer silaha kavuşma “hakkını” canhıraşça savundular.


Zaten bunu yapmaları da beklenirdi; zira bu hareketler siyasi olarak İslami rejimle akrabalar ve ayna safta yer alıyorlar. Bunların en büyük argümanlarından biri, Türkiye’deki bazı “sol” çevrelerden de bildiğimiz “İsrail’in nükleer silahları var, peki İran’ın kendini savunması için neden olmasın?” biçimindeydi. İş, olası bir savaş durumunda İslam Cumhuriyeti’ni fiilen ve silahlı destekleyeceklerini açıklamaya dek gitti.


Hatta savaş tehlikesinin arttığı günlerde bazı “radikal” sol gruplar yurtdışındaki gösterilerinde “Kahrolsun İslam Cumhuriyeti” sloganını askıya aldı. Bu şekilde bu hareketler halkın gönenci, mutluluğu ve özgürlüğü ile ilgisiz olduklarını bir kez daha gösterdi. Zaten bunların mallarının halk arasında da pek alıcısı yok.


Suriye sorununa gelince; Erdoğan yönetiminin neyi nasıl “yorumlayıp” halka satmaya çalıştığının bence bir önemi yok. İşin aslı ben Türkiye’de aklı başında hiç kimsenin bu yönetimin sözlerini ve “kükremelerini” ciddiye aldığını sanmıyorum. Fırıldak hızıyla politika değişikliği yapmak politikasızlık ve çaresizliğin göstergesidir. AKP yönetiminin dış politikadaki çıkmazı zaten ortada; bu gibi çıkışlarla içerideki sıkışmışlığı gidermeye çalışıyor ama nafile. Bunu başka zaman konuşmak gerek tabii.


Ama İran’daki ayaklanmaya dönersek; nasıl ki halk nükleer programa yapılan yatırımların aslında rejimin kendi bekasını sağlama isteğinin bir stratejisi olduğunu biliyor ve buna karşı çıkıyorsa, rejimin Esad’ı desteklemesi, Lübnan Hizbullahı’nı palazlandırması ve bölgedeki İslamcı grupları desteklemesinin ne “direniş ekseni” ile ne de Filistin halkının davasıyla ilgisi olduğunu, bunun da rejimin kendi nüfuz alnını genişletmek, uluslararası alanda üzerindeki baskıları hafifletmek ve kendi bekasını sağlamak manevrası olduğunu biliyor ve buna karşı çıkıyor.


İran halkı bütün öteki ülke halklarıyla, buna İsrail halkı da dâhildir, barış içinde yaşamak istiyor. Silahlanma, terörizmi destekleme değil; yurttaşların gönenci, özgürlüğü ve mutluluğu için kaynak ayrılmasını istiyor. İslam Cumhuriyeti’nin savaş programı ve İslamcı terörist çeteleri desteklemek için tahsis ettiği kaynaklar, her şeyden önce yönetici kapitalist mollaların onlarca milyar dolarlık servetlerini ve bu servetin kaynağı olan hırsızlık ve yağmacılık düzenini korumak içindir.


Devrim dönemleri siyasal erkin yazgısının toplumun gündemine alındığı ve masaya yatırıldığı dönemlerdir. Bu durumda farklı siyasal hareketlerin devrime hâkim olmak ve onu kendi amaçları doğrultusunda dönüştürmek için çalışmaları kaçınılmazdır. Bunu şunun için söylüyorum: Gösterilerde zaman zaman “Gazze’yi, Lübnan’ı bırak, İran’a canım feda” biçiminde nasyonalist ve ayrımcı sloganlar atılıyor; son çözümlemede (Batı yanlısı) nasyonalizm, İran’daki üç ana siyasi hareketten biridir.


Ancak “Suriye’yi Bırak, Bizim Derdimize Bak” gibi bir slogan kendiliğinden nasyonalist bir slogan değil; İslam Cumhuriyeti’nin Esad rejimini desteklemesinin ve Ortadoğu politikasının bir eleştirisidir. Keza gösterilerde “Gazze veya İran, İnsana Zulme Son” tarzında sloganlar da atılıyor. Halkın İslam Cumhuriyeti’ne karşı haklı nefretini doğru ereğe yönlendirmek, devrimi özgür, eşit, gönençli, insancıl ve mutlu bir toplum kurma hedefine başarıyla ulaştırmak komünistlerin ellerinden öper.





(Devam edecek)

4 Ocak 2018 Perşembe

‘Yeni Türkiye’nin alt-üst aklı ve İran’ın düşündürdükleri…, siyasihaber, 04.01.2017

Tolga TÖREN


İran’da başta enflasyon, işsizlik, yolsuzluk kamu harcamaları gibi sorunlar zemininde yükselen toplumsal muhalefeti “büyük güçlerin” stratejik hesapları üzerinden ve “kışkırtma” söylemi eşliğinde okuma eğilimi hayli yüksek.

Özellikle ulusalcı çevreler, İran’da yaşananları, İran egemenleri ile aynı çerçeveden ve “ABD’nin “kışkırtmaları” söylemi eşliğinde ele alırken, ABD egemenlerinde ise bir “haydut devlet”e karşı yeni bir “turuncu devrimin” geliştiği havası hakim.

Bu da, herşeyi “dış güçler” ile açıklayan sorunlu bakış açısının, “dışarıdaki” ikizi.

“Yeni Türkiye”nin alt - üst aklı

Ortadoğu, ama özellikle de Mısır üzerine calışmaları ile bilinen sevgili Fulya Atacan, Praksis dergisinin 2011 Şubat tarihli 26. sayısında yayımlanan söyleşisinde kendisine yöneltilen, “Tunus’ta başlayan, Mısır ve Bahreyn gibi ülkelerle devam eden, sonrasında Libya’ya doğru gelen ve ‘Arap Baharı’ olarak tanımlanan bir süreçle karşı karşıya kaldık. Bu süreci genel hatlarıyla nasıl değerlendiriyorsunuz? Gerçekten devrimci bir baharla mı karşı karşıyayız, yoksa kapitalist sistemin uluslararası ölçekteki yeniden yapılanmasına paralel olarak ‘dışarıdan’ şekillendirilen bir süreç mi var karşımızda?” sorusunu şu sözlerle yanıtlar:

…Bir yandan hiç tartışmasız kapitalist sistemin yeniden yapılanması ya da Ortadoğu ülkelerinin bu yapıya yeniden entegre edilme süreci… Hem de bir bahar, zannederim herkesin umut devşirdiği yer şimdi Ortadoğu; çünkü insanlar ilk defa uzun aralıktan sonra kitlesel olarak sokaklara çıkıp çok ciddi değişim talebinde bulunuyor. Sokağa çıkanlar farklı gruplar ve farklı istekleri, farklı hayalleri var. Onları harekete geçiren temel dinamik aşağı yukarı aynı. Buradan bir bahar çıkabilir umudunu devşiriyoruz. Bahar mı değil mi onu göreceğiz. Yani çok kolaylıkla, hani, kışın erken açar çiçekler, sonra birden donuverir, o da mümkün. Ama tüm dünyada olan kriz içinde bu nereye gidecek bilmiyoruz, herhalde eskisi gibi olmayacak (s.11).

Kuşkusuz, Atacan’ın soru işaretleri içeren yanıtı, bir yandan sosyal bilimci şüpheciliğinden diğer yandan da sosyal gerçekliğin şekillenme sürecinin çok katmanlılığından ve ilişkiselliğinden hareket eden bir titizliğin ürünü.

Söyleşisinde, özellikle Mısır’da 1970’lerden bu yana süregiden neoliberalizme eklemlenme sürecini ve bunun yarattığı, başta işçi grevleri olmak üzere sosyal muhalefeti, bu sürecin Müslüman Kardeşler özelinde siyasal İslamı nasıl beslediğini detayları ile ele alan Atacan, aslında sosyal mücadeleler ile ilgilenen hemen herkesin, dünyadaki birçok deneyimden hareketle bildiği bir gerçekliği de çözümleyerek ifade eder.

Herhangi bir toplumsal sorunun tetiklediği bir kitle hareketinin nereye evrileceği, genel olarak güç ilişkileri, özel olarak ise sınıflar arası güç ilişkileri dolayımında belirlenir.

Ortadoğu üzerine çalışmaları ile bilinen Gilbert Achcar ise “17 Aralık 2010 Devriminin İlk Yıl Dönümünü Kutlama Komitesi”nin daveti üzerine Tunus’ta konuşmacı olarak katıldığı ve 28 Ocak 2012 tarihli Özgür Gündem’de “Bouazizi Kıvılcımı: Uzun Bir Devrimci Sürecin Başlangıcı” başlığıyla yayımlanan (çev: Tolga Tören) konuşmasında, sonradan “Arap Baharı” olarak anılacak sürece ilişkin “tek bir kıvılcım bir kır yangını başlatabilir” şeklindeki Çin deyimini anımsattıktan sonra ekler:

Ayaklanmalar, halk hareketlerinin despotik rejimlere karşı demokrasi ve siyasî özgürlükler için mücadele ettiği ya da ediyor olduğu ülkelerde dahi, derin kökleri olan sosyo-ekonomik sorunlar tarafından tetiklendi… Bugünkü devrimler, önceki yıllarda bu devrimler için zemin hazırlamış olan sosyal mücadelelerdeki yükseliş bağlamında ele alındığında bu gerçek açıkça görünür hale gelir…

Achcar, konuşmasının devamında, Arap dünyasında neoliberalizme eklemlenmenin sonucunda giderek daha da ağır bir hal alan işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk, patriyarkal şiddet dahil, toplumsal / siyasal baskıları açımladıktan sonra şu sözleri sarfeder:

…Kısacası, sosyal yapıda bir yanda eski rejimin kurumlarını ortadan kaldırarak devrimci hareketin zeminini hazırlayan, ateşini yakan ve onu radikalleşmeye zorlayan güçler ile diğer yanda hepsi devrimci hareketlenmeye, başladıktan ve süreci ilk başlatanları ele verdikten sonra katılan, seçim sahnesi üzerinde egemenlik kuran ve parlamentodaki koltuk çoğunluğunu kazanan güçler arasında tarihsel bir uyumsuzluğun önünde duruyoruz… Bu bir yanda devrimci patlamayı harekete geçiren, işçileri, marjinalize edilmişleri, kadınları ve gençliği olumsuz etkilemeye devam eden derin sorunlar ile diğer yanda, siyasi projektörü ele geçirerek kavgayı “laiklik” ile “İslam” arasındaki çatışmaya indirgemeye çalışan güçler arasındaki bir uyumsuzluktur.

Kuskusuz, Achcar’ın vurgulamaya çalıştığı nokta, genellikle jeostratejik ve ilerlemeci / modernist bir perspektifle, bu anlamda, iç dinamikleri yokmuşçasına, dışarıdan bir bakışla ele alınan “Ortadoğu” (kime göre!) toplumlarının içsel dinamikleri ile açığa çıkan devrimci süreçlerin, farklı sınıfsal / siyasal aktörler tarafından kendi meşrebince anlamlandırılmaya çalışılmasıdır.

Ve kuşkusuz, bu anlamlandırma çabası, aynı zamanda, bu anlam dahilinde yön verme sürecini, yani “devrimin çalınması”na ilişkin çabaları da beraberinde getirir.

Bir zamanlar “Emevi camisinde namaz kılma” düşü kuran neo-İttihatçı AKP’nin (ve ezelden İttihatçı yeni müttefiklerinin) alt emperyal, birinden birine savrulduğu “üst akıl”larının ise emperyal politikaları, bu bağlamda ele alınmayı hak eder niteliktedir.

Tam da bu noktada, Devrimci Marksizm dergisinin 2013 tarihli 17 / 18. sayısında kaleme aldığı “Arap Devrimin Sorunları” başlıklı yazısında, Suriye’de 15 Mart 2011’de baslayan ayaklanmaların, başlangıçta “mülksüzlerin bir devrimi” olarak geliştiğini, ilk altı ay boyunca bu karakterini korusa da “emperyalizmin ve Ortadoğu’nun (aralarında Türkiye’nin de bulunduğu) birtakım güçlerinin işin içine girmesi sonucunda adım adım düzen yanlısı bir burjuva hareketinin hegemonyasına” (s.106) girerek bir iç savaşa dönüştüğünü belirten Sungur Savran’ın altını çizdiği “devrim - muzaffer devrim” ayrımı önem kazanır.

Evet, uzunca bir zamandır muzaffer devrimlerle / devrimcilerle tanışmamış olabiliriz; ama bu durum, hele de kapitalizmin sürekli kriz - sürekli savaş sarmalının ABD’den Avrupa’ya, Ortadoğu’dan uzak Asya’ya, yerkürenin neredeyse hemen her yerinde daha fazla hissedildiği bir zaman diliminde, devrimci yükselişlerin olmadığı, olmayacağı anlamına gelmez elbet.

Antikapitalizmsiz antiemperyalizm: “Üst aklın” alt emperyal kardeşi!

Öte yandan, evet, emperyalizm vardır ve bugün hala en azından Lenin’in Emperyalizm kitabını kaleme aldığı 1916 yılındaki kadar gerçektir.

Bu anlamda Ortadoğu’da süregiden çatışmalar, dini aidiyetler, mezhepler ya da kimlikler savaşı değil, tersine, kapitalizmin yapısına içkin olan kriz - savaş sarmalını bir kez daha doğrularcasına, farklı ulus devletler altında örgütlenen sermayelerin, Ortadoğu coğrafyasını biçimlendirmeye dönük çatışmalarıdır. Bu anlamda bir dünya savaşının, belirli bir coğrafyada açığa çıkan, sıkıştırılmış bir versiyonudur. Velev ki, bu çatışmalar kendini başka şekillerde açığa vursun.

Ve, nasıl ki Lenin’in Emperyalizm kitabının esin kaynağı olan Imperialism: A Study başlıklı kitabında, bir İngiliz emperyalizmi eleştirmeni olarak John A. Hobson’un analiz ettiği (Hollanda-İngiliz) Boer Savaşı’nın Güney Afrika’daki siyahi halklar üzerinden yürütülmesi, burada emperyalizmi bir vaka olmaktan çıkartmıyorduysa, Ortadoğu’daki çatışmaların da Sünnilik - Şiilik gibi alanlar üzerinden açığa çıkması, bu çatışmaları emperyalizm koşulları altında süregiden çatışmalar olmaktan çıkarıp, salt, kimlik savaşına dönüştürmez.

Bu noktada kritik olan, emperyalizm olgusunun, kapitalizmle, dolayısıyla sermayenin birikme, birikmek için coğrafyada yayılma, yayılırken de farklı ulus devletlerin koruyuculuğu altında biriken diğer sermayelerle çatışma olgusunun ihmal edilmemesidir. Ki, kapitalizmin kriz - savaş sarmalı tam da bu bağlamda açığa çıkar.

Savaşı bu şekilde anlamlandırmak, bir yandan emperyalizmin kapitalizmle ilişkisinin kurulmasına diğer yandan da anti kapitalizmden yoksun, kof ve nasyonal sosyalizme kadar varabilecek “anti emperyalist” söylemin sorunlu yanlarının anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

Nitekim bu konudaki en güzel örneği de İran İslam devriminin kendisi oluşturmaktadır. Peyman Jafari, International Socialism dergisinin 2009 Eylül tarihli 124. sayısında yayımlanan ve Praksis’in 26. sayısında da “İran’da İsyan ve Kırılma” başlığıyla çevrilen (çev.: Gaye Yilmaz - Tolga Tören) yazısında bu durumu şu sözlerle ifade eder:

Solun en büyük kanadı Tudeh ve Fedayeen’in “çoğunluk” gruplarınca yapılan bir diğer stratejik hata ise Humeyni rejimini, ‘ilerici’ –anti-emperyalist- burjuvazinin temsilcisi olarak gördükleri için koşulsuz olarak destekleme yönünde aldıkları karardı. Bu gruplar işçi sınıfını bağımsız bir güç olarak örgütlemek yerine Humeyni rejimini adım adım izlemeye teşvik ettiler (s.126).

Nitekim, İran marksizminin önemli isimlerinden Mansur Hikmet’in Ocak 1999’da Farsça olarak yayımlanan, Praksis’in 26. sayısında da “İslam ve İslamizasyonun Aşılması” başlığıyla çevrilen (İngilizce’den çev.: Akın Sarı) söyleşisinde “…ulusalcı Molla’nın, popülist din ve özgürlük teolojisinin ABD karşısında Sovyetler Birliği’nin müttefiki olabileceği” (s.159) fikrinin baskınlığıyla açıkladığı, bu anti-kapitalizmden yoksun anti-emperyalist söylemin ilk ve en önemli sonucu, İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasına soldan verilen destektir.

Ki, bu noktada faşizmin adım adım kurumsallaştırıldığı “yeni Türkiye”ye, en geniş manada, solun kimi unsurları tarafından verilen doğrudan ya da dolaylı desteği akılda tutmanın hiç bir zararı yok.

Devrim sonrasında katledilen ya da hapsedilen onlarca TUDEH üyesi de cabası.

Bugün TUDEH’in yakın zamanda yayımlanan açıklamasında, süregiden gösterilerde “ilerici unsurları” daha görünür olmaya davet ettiğini de geçerken anımsatalım.

“Büyük güçler” ya da “sınıflar”…

Bütün bunların yazılmasının nedenine gelince:

Öncelikle bu yazının amacının İran’da yaşanan gelişmelere ilişkin aktüel bilgi vermek olmadığını not etmek gerekiyor. Kuşkusuz, Türkçe ve Türkçe olmayan basında, İran (ya da Ortadoğu) siyasetini birçok boyutuyla takip ederek bu işi kemal-i afiyetle yapanların sayısı oldukça fazla.

Belirtilmesi gereken, ki aynı zamanda yazının amacını da oluşturan ikinci nokta ise, sosyalistler açısından akılda tutulması gereken iki sorudan ibaret:

Birincisi tarihin nasıl okunacağına ilişkin.

Bir başka ifadeyle, tarihi, sadece jeostratejik akıldan mütevellit “büyük güçlerin yükselişi ve düşüşü” ya da bir “şah” etrafında, kaleden kaleye eyleyen vezirlerin, fillerin, atların, piyonların “büyük satranç tahtası” olarak mı; yoksa o yükseliş ve düşüşlerin ya da tahtanın kurulmasının asli dinamiğini oluşturan “sınıf mücadelelerinin” tarihi olarak mı okuyacağımıza ilişkin?

Başta, lobelog.com sitesinde 1 Ocak 2018 tarihinde kaleme aldığı “İran Protestoları ve İşçi Sınıfı” (Iranian Protests And the Working Class) başlıklı yazısında Esfandyar Batmanghelidj olmak üzere çok sayıda yorumcunun da hatırlattığı üzere, 2009’daki Yeşil Hareket’ten farklı olarak bugünkü protestocuların önemli bir kısmının, 2013 sonrası neoliberal politikaların asıl kaybedenini oluşturan işçi sınıfı mensupları olduğunu da akılda tutarak, açığa çıkan ikinci soru ise, İran’da yaşasaydık nerede olacağımız?

Meydanlarda, yahut rejimin yanında?

Birinci soruya verilecek yanıt, kuşkusuz ikinci sorunun yanıtını da belirler nitelikte.

Her iki soruyu yanıtlarken anımsanması gereken en önemli olgu ise dün “Türkiye İran olmayacak” nidalarıyla kitleleri sokağa çağıranlarla bir zamanlar “Emevi camisinde namaz kılma” hülyalarına sahip olanların kurduğu ittifakın yarattığı karanlığın adı olarak “yeni Türkiye”.