14 Eylül 2019 Cumartesi

Macron’un reformu, Sisifos’un kayası!, 14 Eylül 2019, siyasihaber




















Tolga Tören

Fransız hükümetinin gündeme getirdiği ve Fransız işçi sınıfının ilerleyen günlerde tonu daha da artacak tepkisiyle karşılaşan “emeklilik reformu”, Yunan mitolojisindeki Kral Sisifos’un hikayesini andırıyor.

Hikayeye göre tanrıları kızdırdığı için Olimpos dağının eteklerindeki bir kayayı iterek dağın tepesine taşımakla cezalandırılan Sisifos, kaya tepede sabitlendiğinde cezadan da kurtulacaktır.

Ama hikmetinden sual olunmaz tanrılar kayanın tepede sabitlenmesine hiç izin vermez.

29 Ağustos 2019 Perşembe

Özdemir İnce’nin Irkçılığı, Dilin Kirliliği, Avrupa Forum, 29 Ağustos 2019




Özdemir İnce 23 Ağustos 2019 tarihli Cumhuriyet’te yayımladığı “Kirlenen dil sorunu” başlıklı yazısında yazılı ve görsel basında Türkçe kullanımındaki özensizlikleri konu ediniyor.

İnce haksız değil elbet. Dil kirlendi!

Yazısına bakılırsa, İnce ırkçılığı ya da cinsiyetçiliği dilin kirlenmesinde rol oynayan faktörler arasında görmüyor. Oysa, İnce’nin kendi yazıları dahi ırkçılık ve cinsiyetçiliğin dilin kirlenmesindeki rolünün güzel bir örneğini oluşturuyor.

4 Mayıs 2019 Cumartesi

Ruf nach Frieden in der Türkei, HLZ, Zeitschrift der Hessen für Erziehung, Bildung, Forschung, 4 April 2019



Gaye Yilmaz - Tolga Tören

Nach der Wahl im Juni 2015 wurden die Friedensgespräche zwischen der Partei für Gerechtigkeit und Aufschwung (AKP), der türkischen Regierung undder Arbeiterpartei Kurdistans (PKK) abgebrochen. Der bewaffnete Konflikt im Südosten wurde zu einem der wich-tigsten Punkte in der politischen Agenda der Türkei. Im August 2015 richtete die Regierung pauschale, rund um die Uhr geltende Ausgangssperren in 22 Städten ein und schickte das Militär. Während der Militäreinsätze wurden die Medien und Nichtregierungsorga-nisationen daran gehindert, Menschen- rechtsverletzungen der Sicherheitskräf-te zu dokumentieren.

27 Şubat 2019 Çarşamba

21. yüzyılda emek ve direniş üzerine notlar -V: Hindistan grevleri, eskiyi aşmak, yeniyi kurmak!, 25 Şubat 2019, Avrupa Forum & siyasihaber



Emek hareketi üzerine çalışmalarıyla bilinen Beverly Silver, Savaş Karataşlı ve Şefika Kumral ile birlikte kaleme aldığı “Yükselen Sosyal Muhalefetin Yeni Bir Med Ceziri? Dünya Tarihsel Perspektif İçinde Erken Yirmibirinci Yüzyıl” başlıklı metinde, 2011 yılının başta emek hareketi tarafından hayata geçirilenler olmak üzere, toplumsal muhalefet açısından bir dönüm noktası olduğunu belirtir.
Aynı alanın bir başka önemli ismi, Michael Burawoy de, 2017 tarihli “Neoliberal Çağda Sosyal Hareketler” başlıklı makalesinde benzer bir noktanın altını çizer.

29 Ocak 2019 Salı

Kapitalizm, Akademi, Esneklik, Göç ve ‘Aşınan Karakterler’, ODTÜ'lüler Bülteni, 2018, 12 (1)


Tolga Tören

Eric Alliez ve Maurizio Lazzarato, Savaşlar ve Sermaye (Wars and Capital) başlıklı çalışmalarında, liberalizmin başından itibaren bir topyekün savaş felsefesi olduğunu belirtirler. Finansal olağanüstü hal (“istikrar uzlaşması”) ile siyasi olağanüstü halin (“güvenlik uzlaşması”) aynı paranın iki yüzü olduğunu vurgulayan yazarlar, dünya ekonomisini sürekli bozan ve yeniden yapılandıran savaşlar ile sermaye akımlarının, bu ikisini entegre eden devletler ile birlikte, çağdaş kapitalizmin varlığının, üretiminin ve yeniden üretimin koşulu olduğunun altını çizerler. Yazarlara göre savaş, para ve devlet kapitalizmin kurucu öğesi, yapı taşı ya da ontolojik gücüdür(2) ve “devlet tarafından dışarıda ya da ülke sınırları içinde yürütülen savaşlar olmaksızın sermaye biriktirmek mümkün değildir”.(3)

13 Ocak 2019 Pazar

21. yüzyılda emek ve direniş üzerine notlar – IV: “Merkez"de “bozunuma uğrayan” sınıf ve Sarı Yelekliler

Tolga Tören
 

Fransız Devrimi’nin sonradan giyotine gönderilenlerinin talebi olan “sosyal cumhuriyet” için… Üretim sürecinde açığa çıkan sömürü yoluya birikime ya da dolaşım alanında açığa çıkan mülksüzleşme yoluyla birikime karşı… 
Dünyanın bütün sosyal hareketleri! Birleşiniz!


Leo Huberman, Feodal Toplumdan 20. Yüzyıla başlıklı kitabında, Karl Marx’ın Kapital’de kullandığı ifadeyle “…kapitalizmin pembe renkli şafak ışıklarının göründüğü” zaman diliminde, 16 ve 17. yüzyılda, işçi sınıfının oluşumunu anlatır. Gemicilik ve haritacılık da dahil olmak üzre teknolojik buluşlardaki gelişmelerin etkisiyle, uzak pazarlara erişme imkanı elde eden Avrupalı tüccar kapitalistin, dolaştığı pazarda topladığı siparişlere (talebe) göre üretim yaptırdığı zaman dilimini. 

“Üretim yaptırdığı” diyoruz, çünkü dönem, sanayinin henüz “ev sanayi” olarak tanımlandığı bir zaman dilimidir. 

15 Aralık 2018 Cumartesi

21. yüzyılda emek ve direniş üzerine notlar – III: Kapitalizmin tahribatı ve direnişin renkleri !

Tolga Tören


Siyasi Haber ve Avrupa Forum’da 21 Kasım 2018 tarihinde yayımlanan “21. yüzyılda emek ve direniş üzerine notlar II: Savaş – direniş, ütopya – distopya” başlıklı yazıda, aralarında Beverly Silver’ın da bulunduğu sosyal bilimciler tarafından hazırlanan Dünya Emek Grubu veri tabanından hareketle, 21. yüzyılda sınıf hareketinin eğilimlerinden birisinin “coğrafi kayma…” olduğunu belirtmiş ve eklemiştik:

21 Kasım 2018 Çarşamba

21. yüzyılda emek ve direniş üzerine notlar - II: Savaş-direniş, distopya-ütopya!, siyasihaber.org, 21.11.2018

Tolga Tören 



Bu dizinin birinci bölümünde Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen sınıf uzlaşmacı  sendikacılığı ve bu sendikacılık tarzının Avrupa dışı coğrafyalara yayılmasını ele almıştık.
Kapitalizmin, 1944 - 1970’lerin başını kapsayan “altın çağ”ında inşa edilen bu sınıf uzlaşmacı sendikal yapılanma, korporatist mekanizmalar aracılığıyla örgütlü emeğin karar süreçlerinde -kısmen de olsa- yer almasına imkan sağlaması nedeniyle, kimileri tarafından bir kazanım olarak görülür.

9 Kasım 2018 Cuma

21. yüzyılda emek ve direniş üzerine notlar – I: ‘Kapitalizmin altın çağında’ uluslararası emek hareketi, Avrupa Forum, 09.11.2018

Tolga Tören


Aralarında emek ve kalkınma alanındaki çalışmaları ile bilinen Beverly Silver’ın da bulunduğu Dünya Emek Gurubu tarafından hazırlanan ve 1870 ile 1996 yılları arasındaki zaman diliminde Time dergisine ve New York Times gazetesine konu olan işçi direnişlerini kapsayan veri tabanı iki şey söylüyor.

Birincisi: Savaşlardan hemen önce işçi direnişlerinde önemli bir artış yaşanıyor. Savaş dönemlerindeki bu yükseliş, savaş vesilesiyle yaratılan militarist ve milliyetçi siyasal atmosferin de etkisiyle, yerini gerilemeye bırakırken savaş sonrası dönemlerde yeniden yükselişe geçiyor.

Nasıl Akademisyen Olamadım? - IV, bianet, 06.08.2018

Tolga Tören 




Bu yazılar aklıma ilk düştüğünde, her bir yazıya farklı bir başlık koymayı planlamıştım. Dizinin bu parçasının başlığı da "Akademisyen olur gibi oldum: Üç buçukuncu örnek olay" idi. Neden mi?

TIKLAYIN - Nasıl Akademisyen Olamadım?

TIKLAYIN - Nasıl Akademisyen Olamadım? -II-

TIKLAYIN - Nasıl Akademisyen Olamadım? -III-

Buyrun...

İçinde yetiştiğim ve bir bileşeni olmaktan her zaman mutluluk duyduğum, uzundur birilerini rahatsız ettiğini de bildiğim "Marmara Kalkınma" geleneğini, alışkanlıklarını gittiğimiz yere taşımak, buradan mezun olan hemen herkesin bir içgüdüsü idi, tabir caizse...


29 Temmuz 2018 Pazar

Nasıl Akademisyen Olamadım? -III-, bianet, 29.97.2018

Tolga Tören



bianet'te yukarıdaki ile aynı başlık altında yayımlanan iki yazıda, "tarihsel süreklilik" vurgusu eşliğinde "akademisyen olabilme" çabalarına dair çeşitli "başarısız"! girişimleri paylaşmıştık.

TIKLAYIN - Nasıl Akademisyen Olamadım?

TIKLAYIN - Nasıl Akademisyen Olamadım? -II-

İzninizle, bu tarihsel sürekliliğe kaldığımız yerden devam edeceğim.

İlk iki yazıda aktardığım gelişmeler sonrasında umutlarım giderek azalıyordu.

Yavaş yavaş alternatifler üzerine düşünmeye başlamıştım ki birgün telefonum çaldı. Arayan İstanbul dışında bir üniversitede çalışan -şu anda kendisi de "imzacı" olması hasebiyle işinden edilmiş- eski bir tanıdığımdı.


19 Temmuz 2018 Perşembe

Nasıl Akademisyen Olamadım? - II, bianet, 19 Temmuz 2018

Tolga Tören 




Hatırlanacak olursa, bianet’te 9 Temmuz 2018 tarihinde yayımlanan “Nasıl akademisyen olamadım?” başlıklı yazım “Oysa, içinde yaşadığımız coğrafyada akademisyen olamama, akademisyen kalamama hikayeleri hem oldukça eskiye dayanıyor hem de bir tarihsel sürekliliğe ısaret ediyor” sözleri ile başlamıştı.

Ve şöyle bitmişti: “Yazının son rötuşlarının yapıldığı anlar mı? Seçimler bitmiş, ‘yerli ve milli başkanlık sistemi’ne geçilmişti… İktidar yanlısı basında da yeni KHK haberleri…”

10 Temmuz 2018 Salı

Nasıl Akademisyen Olamadım?, bianet, 9 Temmuz 2018



Tolga Tören

Yakın zamanda NotaBene yayınlarından yayımlanan “Akademisyenlerden KHK Öyküleri” başlıklı kitapta “Nasıl akademisyen kalamadım” sorusunu yanıtlamıştım, bir çok dostun / hocamın hikayesinin yanında.


Oysa içinde yaşadığımız coğrafyada akademisyen olamama, akademisyen kalamama hikayeleri hem oldukça eskiye dayanıyor hem de bir tarihsel sürekliliğe işaret ediyor.

Behice Boran’dan Pertev Naili Boratav’a, İsmail Beşikçi’den, 1402’liklere, Haluk Gerger ve Fikret Başkaya’dan Barış İçin Akademisyenler’e (BAK) kadar geniş bir yelpazeye yayılan bir tarihsel süreklilik bu. Bu tarihsel sürekliliğin zeminini ise, konjonktüre göre, sosyal sorundan, Kürt ve Ermeni sorunlarına, barış sorununa kadar, bugünkü Türkiye’nin köşe taşları olan bir dizi sosyal gerçeklik oluşturuyor.

26 Haziran 2018 Salı

‘Demokratik ve sosyal cumhuriyet’ için demiri ve taşı işlemek, siyasihaber, 26 Haziran 2018

Tolga Tören




Bu yazı 24 Haziran 2018’in gece yarısında aşağıdaki satırlar ile başladı:

“Cumhuriyet’in kurucu partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi, 24 Haziran 2018 seçimlerinin sonuçlarını kabul ettiği takdirde bu unvanını Cumhuriyet’i sonlandıran parti olarak değiştirmek durumunda kalacaktır. Keza, adına ‘yeni Türkiye’ denen bu cumhuriyet, o Cumhuriyet olmayacaktır”.

Gece yarısını biraz geçe ise Muharrem İnce’nin, AKP’nin ve Recep Tayyip Erdoğan’ın “başarı”sını kabullendiği ve ortalarda görünmediği haberi düştü sosyal medyaya.


22 Haziran 2018 Cuma

24 Haziran: Cumhuriyetçiliğin karar anı, SiyasiHaber, 22 Haziran 2018


Tolga Tören 




17 Eylül 2017'de SiyasiHaber'de yayımlanan "Bir cenaze, 'Yeni Türkiye'nin sureti ve Kemalizmin zihinsel kanaması" başlıklı yazımızda, Korkut Boratav hocanın 15 Eylül 2017 tarihli Gazete Duvar'da İrfan Aktan'a verdiği mülakatta dile getirdiği "...eğer hakiki cumhuriyetçiysen, aydınlanmacı cumhuriyetçiysen, Kürt hareketiyle de çözüm arayacaksın” sözlerine yer verdikten sonra, Kemalistlere ilişkin şunları yazmıştık:



Çözümü Kürdi siyasetin seküler ve yüzünü ısrarla sola dönen kesimleri ile aramaktansa, adına 'Yeni Türkiye' denen sürece Kürt düşmanlığı zemininde yedeklenen cumhuriyetçilere Walter Benjamin’in '…düşman galip geldiğinde, ölüler bile kendilerini bu düşmandan kurtaramayacaktır. Ve bu düşman daha zafer kazanmayı sürdürmektedir' sözleri ile seslenirken hatırlatmak da gerekiyor:

Projesine eklemlenmeye çalıştıklarınızın 'Yeni Türkiye'sinde size de yer yok.

1 Haziran 2018 Cuma

Söze ve barışa sahip çıkmak: ‘Hemen şimdi!’, siyasihaber, 1 Haziran 2018


Türkiye sosyalist hareketi 2010 referandumundan bu yana yapılan neredeyse bütün seçimlerde, üstü kapalı bir taktik / strateji tartışması yaşıyor demek abartı olmaz.

Söz konusu tartışmanın asıl olarak iki tarafı var.


Bir tarafta stratejik yönelimini, CHP içerisinde yer alan, her ne kadar son seçim listelerinde yer bulamadılarsa da, görece solda duran kimi isimlerle birlikte belirlemeye çalışanlar; diğer tarafta ise, stratejik yönelimini Kürt siyaseti ile belirleme çabasında olanlar.


Elbet her iki yönelim de belirli ön kabullere sahip.


5 Şubat 2018 Pazartesi

Sosyal Demokrasinin İki Tarihsel Borcu: Barış ve Adalet, Sosyal Demokrat Dergi, Sayi 85, Subat 2018














Tolga Tören

İngiltere’de 1700’lü yılların ortalarında başlayıp 1800’lü yılların ortalarında sonlandığı kabul edilen sanayi devriminin önemli sonuçlarından birisi, kuşkusuz, üretimin teknik temellerinde ortaya çıkan gelişmedir. Bu anlamda, evet, sanayi devrimi “insanlık” için “büyük bir adımdır”. Bu adımın bedelini ödeyenler ise, insanlığın çoğunluğunu oluşturan ücretli çalışanlar olur.

Sanayide ve tarımsal üretimde yaşanan makineleşme, verimliliğin ve üretimin artmasına yol açtığı ölçüde, üretimde kas gücüne olan bağımlılığın ortadan kalkması, kolay hükmedilebilir bir “emek kategorisi” olarak çocuk işçiliğinde artış, kırdan kente göçe bağlı olarak kentlerde biriken “yedek emek ordusu”, çalışma süresinin uzaması, tekel konumunda olan makine sahibi iş̧letmelerin karlarının muazzam artışı gibi sonuçları beraberinde getirir.

10 Ocak 2018 Çarşamba

Demirtaş’ın gidişinin ve Hasip Kaplan’ın çıkışının düşündürdükleri, siyasihaber, 10.01.2018

Demirtaş’ın HDP eş başkanlığından ayrılma kararı solda, Hasip Kaplan'ın sosyal medyada yer alan talihsiz ifadeleri de dahil, yeni bir tartışmanın, daha doğrusu tartışmalar dizisinin başlamasına vesile oldu.


4 Ocak 2018 Perşembe

‘Yeni Türkiye’nin alt-üst aklı ve İran’ın düşündürdükleri…, siyasihaber, 04.01.2017


İran’da başta enflasyon, işsizlik, yolsuzluk kamu harcamaları gibi sorunlar zemininde yükselen toplumsal muhalefeti “büyük güçlerin” stratejik hesapları üzerinden ve “kışkırtma” söylemi eşliğinde okuma eğilimi hayli yüksek.

11 Kasım 2017 Cumartesi

How President Erdogan is marketing the state of emergency, Global Labour Column, 11.10.2017


Gaye Yilmaz - Tolga Tören

Workers and their unions in Turkey have been systematically attacked by their rulers over many years. But these attacks have sharpened recently, especially following the attempted coup against President Recep Tayyip Erdoğan in 2016, after which large numbers of public servants were sacked and imprisoned. The president has used the subsequent state of emergency to intervene in workplaces where strikes are threatened; this has become a marketing strategy to woo business. We will discuss the repression of Turkish workers and ask why this president and his policies seem so popular.

17 Eylül 2017 Pazar

Bir cenaze, 'Yeni Türkiye'nin sureti ve Kemalizmin zihinsel kanaması, www.siyasihaber3.org, 17 Eylül 2017


Malum, 25 Eylül 2017 tarihinde uzunca bir zamandır Kürdi siyasetin ilerici / seküler güçlerinin önünü, bölgenin muhafazakar / radikal İslamcı güçleri aracılığıyla kesme politikası izleyen Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) tam da bu bağlamda partneri olan Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) yönetimi altındaki Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde bağımsızlık referandumu gerçekleşecek.

11 Mart 2017 Cumartesi

Mersin Üniversitesi Rektörüne Açık Mektup, www.sendika15.org, 6 Mart 2017
















Tolga Tören

Sayın Rektör,

Üniversite ile ilişiğimin kesildiğini haber veren mektubunuzu aldım. Tıpkı daha önce ya da benimle aynı zamanda, sizin bildiğiniz ve aşağıda bahsedeceğim -aynı- gerekçe ile ilişiği kesilen diğer dostlar / meslektaşlar gibi.

Öncelikle belirtmek isterim ki, mektubunuzu, adına “Yeni Türkiye” denen garabetin şahsıma sunduğu bir onur nişanesi olarak göğsüme takacağım(ız)dan şüpheniz olmasın.
Bununla birlikte, mektubunuzun, olgular arasında ilişki kurma becerisinden, zat-ı alileriniz gibi rektörlük makamına erişmiş birisinden beklenemeyeceği biçimde, sınıfta kaldığını belirtmem gerekiyor.

22 Aralık 2016 Perşembe

“Yeni” Türkiye’nin yerli ve milli “kapital”i, Siyaset, 2016, Aralık - Ocak


Tolga Tören

Cumhuriyet farklı perspektiflerden hareketle farklı şekillerde tanımlanageldi. Kimine göre ‘radikal modernleşme’, kimine göre ‘tepeden modernleşme’, kimine göre ‘ceberrut devlet’ geleneğinin devamıydı... Bu tanımlamaların gerçekliğin bir kısmını ifade ettiği kabul edilebilirse de hemen hepsinin ortak bir eksiğe sahip olduğunu söylemek mümkün: Cumhuriyet olarak adlandırılan süreci, Karl Marks’ın en önemli çalışmasının başlığı olmasının da gösterdiği üzere, kapitalist üretim ilişkilerinin temel dinamiği olan “sermaye”nin birikimi ile, dahası, bir sosyal ilişki / süreç olan “sermaye”nin, adı –en azından şimdilik- Türkiye Cumhuriyeti olan coğrafyada, hangi koşullarda biriktiği ile ilişkilendirememe. 

18 Aralık 2016 Pazar

Mersin Üniversitesi yönetimine sorular ?


Tolga Tören

Barış İçin Akademisyenler (BAK) girişimi tarafından kaleme alınan ve yaklaşık 11 ay önce kamuoyuna ilan edilen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metni sonrasında, 11 öğretim elemanını, “imzacı” olmak, atama dosyasını geç teslim etmek, ihtiyaç bulunmaması, performansının yeterli olmaması gibi türlü gerekçelerle – ama aslında “imzacı” oldukları için -işten çıkardınız.  

3 Ağustos 2016 Çarşamba

Biz suça ortak olmadık, ya siz?, www.sendika.org, 2 Ağustos 2016















Tolga Tören

Barış İçin Akademisyenler (BAK) tarafından yayımlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı metin yayımlandığından bugüne üniversite camiasında yaşananlar biliniyor. Başta sendika.org olmak üzere çok sayıda bağımsız ya da ana akım yayın organı konuyu fazlasıyla işledi. 

1 Temmuz 2016 Cuma

Haziran’ın anlam yelpazesi ve “sosyal cumhuriyet”, www.sendika.org, 1 Temmuz 2016

Tolga Tören

Halkların Demokratik Partisi (HDP) milletvekili Altan Tan’ın 12 Haziran 2016 tarihli Habertürk’te yayımlanan söyleşisinde HDP’ye yönelik sarfettiği “…ağırlıklı sol, sosyalist, seküler söylem devam ederse farklı oluşumlar olabilir. Siyaset boşluk kabul etmez” sözleri, normal şartlar altında HDP’ye ilişkin haber yapmakta pek bir isteksiz olan ana akım medyada hatırı sayılır bir ilgiye mazhar oldu.

22 Haziran 2016 Çarşamba

Haziran ateşine karşı Haziran ışığı, www.sendika.org, 22 Haziran 2016







Tolga Tören

Hayır, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Taksim Gezi Parkı’na o tarihi eseri inşa edeceğiz” sözleri CHP’li Muharrem İnce’nin “Kargaşa çıkarmak istiyorsun, her yerde sıkıştın, dış politikada sıkıştın, ekonomide sıkıştın, turizmde, tarımda sıkıştın” cümlesinde dile getirdiği üzere salt bir sıkışma göstergesi değil.

16 Ağustos 2015 Pazar

“Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür!” kardeşlerim, “ne yaptı bu devlet size”, www,sendika63.org, 15 Agustos 2015


Tolga Tören

Soru doğruydu. Yanlış olan sorulduğu zaman, mekan ve topluluktu…

Bir halkın yıllardır yok sayılmasını geçtik…

Yaşı uygun olanların hatırlayacağı “kart-kurt” söylemini de…

10 Haziran 2015 Çarşamba

10’danSonra Mersin: Maya tuttu ama bundan sonra da iş çok, www.baslangic.org, 10 Haziran 2015

Seçimler gerçekleştirilmeden önce gönderileceği taahhüt edilen bu yazının, biraz seçim koşuşturmacası, biraz da seçimden önce başka mecralarda son sözü söyleme kaygısıyla, seçim sonuçlarının belli olmasından sonra, yani 10danSonra’nın ilk heyecanının etkisi altında yazıldığını belirtmek isterim.

8 Haziran 2015 Pazartesi

HDP’nin hakkı HDP’ye…, www.sendika.org, 8 Haziran 2015


Tolga Tören


Malum, CHP’liler, sadece CHP’li ler değil, sol liberaller, sol olmayan liberaller, uluslararası sermaye çevreleri, yer yer ulusalcılar/milliyetçiler, hatta başka partililer, HDP’nin baraj geçmesini temenni ettiler.

Çünkü son on yılın gösterdiği bir gerçek vardı karşılarında: CHP’nin yönünü sola mı sağa mı döneceği noktasında kararsız, muhalefet olmayan muhalefeti ile MHP milliyetçiliği, AKP hegemonyasının kırılması noktasında yetersizdi, başkanlık sistemine geçişi önlemek noktasında yetersizdi.

7 Haziran 2015 Pazar

Paytaklı bir hikaye...



Paytak yalnızlıktan sıkılmasın diye sevgili dost Aslı Odman'ın getirdiği Çamur'u da kabul ettik.

Uzun süren kavgaların ardından, Paytak ve Çamur ayrılmaz ikili haline geldiler. 

O kadar ki, bir defasında evin su basmasına bile yol açmıştı, bu ikisinin hınzırlığa dayalı işbirliği. 

Bu hikaye anlatmaya değer. Ama önce bir parantez... 

***

Kadıköy'de, Moda ile Caferağa arasında bir yerlerde bir apartmanın birinci katı. "Avrupa Yakası" dizisindeki "Tahsin Bey amca"yı andıran, ama onun biraz daha "İstanbul beyefendisi" dedikleri cinsten olanı bir evsahibi. Galatasaray lisesi ve üniversitesi mezunu, kimya mühendisi bir "Tahsin bey"...  "PVC doğramaların mucitleri"nden... Gerçek adını yazmıyorum elbet....



Tabir caizse, buluttan nem kapan, ezilenden hep ama hep korkan bir "beyefendi": "hırsız olur Tolga bey bunlar, keserler adamı vallahi!"; "yahu Tolga bey, siz o Afrikalarda iyi kaldınız vallahi, kesip yiyorlarmış yahu onlar insanı!"; "aman Tolga bey apartmanın kapısını kapalı tutalım, bu satıcılar falan anahtar deliklerinin kopyasını alıyorlarmış..!" 

Bizim dairenin kapısının da, elinizle biraz sertçe ittirseniz açılacak cinsten, eski mi eski, buzlu camlı bir kapı olduğunu belirteyim bu arada...  

Biraz dedikodu olacak ama, hatırlıyorum da, bir bayram evlerine gitmiştik çikolatamızı alıp... Buyur edildik içeriye. Sağolsun, "Tahsin bey amca" elleriyle verdi galoşlarımızı bize... Bize de giyip oturmak kalmıştı. Eh, giydik, oturduk... 

Nevra da evde oturup, kahve ve likörlerimiz eşliğinde, Haydarpaşa manzarasına karşı kibar kibar hoş beş ederken hapşırıvermesin mi? Kabaca ! Dört kişinin oturup hoşbeş ettiği bir bayram günü için uzun denebilecek bir sessizlik oldu önce...  

Babası büyükelçi olan eşi ile birlikte "Tahsin bey amca" çok bozulmuştu; çünkü en büyük kaygıları hep "salgın" olagelmişti... "Biz kalkalım artık" demek zorunda kaldık hapşırık sonrasında da, vallahi, "ne güzel oturuyorduk" bile demediler. 

Meğer adam, apartman görevlisine hapşırmayı yasaklamış, "salgın" apartmana yayılıyor diye. "Fakir" ya görevli, pis hapşırığıyla niye salgın taşısın apartmana, değil mi? O derece "beyefendi" yani...    

Eh, ezilenler söz konusu olduğunda, beyefendilik, biçimsel kibarlık, yerini kaba ötesiliğe, ırkçılığa, paranoyaya bırakıyor... "Bakalım, hayırlısı, bölünmeyiz inşallah Tolga beyciğim..!"

"İnsanın bölünesi geliyor" derdim "içimden, yüzüne karşı", bizim Bahadır'ın deyişiyle, ki 2010 referandumu sonrasında neredeyse hergün duyar olmuştuk bu temenniyi...


***


Parantezi kapatıyorum... Şehir dışında olduğumuz bir gün, işte bu "Tahsin bey amca" aradı beni. Paniklemiş haldeydi:  "Tolga bey, Tolga bey, sizin evi su basmış..." 

Açıkçası, çok üzerinde durmadım, muhtemelen gene takıldı bir şeylere diye düşündüm. Her ihtimale karşı da kardeşimi arayıp eve bakmasını rica ettim. 

"Tahsin bey amca" haklıydı; evi su basmıştı ve vaziyet pek iç açıcı değildi. Kardeşim, eşi ve iki arkadaşları bayağı su atmışlardı evden. 

Kedileri sordum, "salondalardı, sağa sola bakınıyorlardı" dedi kardeşim. Salona fazla su gitmemişti ya, kendilerine orayı seçmişler, ne olup ne bittiğini izlemek için. 

***

Paytak geldiğinden bu yana musluk ve lavabo meraklısıydı. Fırsat buldukça lavaboya kurulması meşhurdu.  Lavabodaki kedi değil de küvette süt banyosu yapan prenses sanki... Öyle de edalı yani...


Susadığında da su kabındaki suyu içmiyor; lavabonun içine sıçrayıp ağzını musluğa dayıyor ya da musluğu yalıyordu. 


Paytak'ın sadık ama bir o kadar da sakar bir taklitçisi olan Çamur da deniyordu aynı şeyi. Ama ne zaman lavaboya sıçramayı denese, tutunamıyor, küt, düşüyordu aşağıya. Banyodan paldır küldür ses gelmişse anlardınız ki, Çamur, bir yere, örneğin çamaşır makinesinin üzerine, çıkmaya çalışırken, orada bulunan öteberi ile birlikte aşağı düşmüş... 

Şehir dışından apar topar eve geldiğimizde, sağolsunlar, kardeşlerim evdeki suyu büyük ölçüde tahliye etmişlerdi. Ama ev rezil bir haldeydi. Temizlendi, halılar yıkamaya gönderildi, havalandırıldı falan... 


Peki bu iş nasıl olmuştu, bunu anlamak için biraz iz sürmek gerekti. Çünkü, bir üst komşumuz olan ve otuzlu yaşlarının ortalarında olanların hatırlayacağı "Perihan Abla" dizisinin "Meraklı Melehat"inin yaşlıcası teyzenin bile aklına yatmamıştı olup bitenler... 

O teyze ki, benim eve kaçta girip çıktığımı, gece kaça kadar çalışıp sabah ya da öğlen kaçta kalktığımı bile bilirdi hep. 


Meğer, çalışma odamın baktığı tarafta bulunan ve bizim bahçe duvarına bitişik olan binanın camını ayna yapıp benim perdesiz çalışma odamda neler yaptığımı da görüyormuş kadın... Bir gün, "yahu evladım, sen o kalın kalın kitapları nasıl okuyorsun öyle, hay maşallah" deyivermesin mi? Ayrıntıcıydı belli ki... 


Ev temizlenirken, kirli çamaşır sepetlerinin içindekiler dahil, bütün özel eşyalar, ıslak halde ortalığa saçılmışken olan biteni anlamak için hep evin orta yerinde geziniyordu bu "Meraklı Melehat" teyze de, gene çözememişti yani... 

"Meraklı Melehat teyze" su baskınının sırrından çatlayadursun, biz sonradan çözdük durumu.  

Banyodaki lavabonun aşağı yukarı açılıp kapanan musluğu, lavabonun dışına doğru dönmüştü. Lavabonun altında bulunan giderin üzeri, lodos estiği zamanlarında hep olduğu üzere, koku gelmesin diye bir paspas ile örtülmüştü. 

Anladık ki, hikaye şuydu: Paytak su içmeye çıkıyor lavaboya; Çamur da peşinden. Her zaman olduğu üzere suyun başında bir kavga. Havada uçuşan patiler... Sonuç musluğu yukarı kaldırarak suyun akmasını sağlayan bir pati darbesi. Gene kavga esnasındaki hareketler sonucunda lavabonun dışına dönen bir musluk. Üzeri paspas ile örtülü gider ve banyodan evin diğer kısımlarına yayılan su...

***

"Tahsin bey amca" haklıydı yani, evi su basmıştı. Kedilerin koşturmacasını "canavar beslediğinizi düşünmeye başladım" sözleri ile yorumlayan, "Tahsin bey amca"ların da yeğeni olan alt kat komşumzun dairesinde de bir hayli hasar...

***

Bu yazıyı yazarken, Çamur masamda.... Kafasını ön patilerine dayamış, uzağa doğru bakıyor sakince. Kimbilir, belki de arkadaşını özlüyordur... Benim gibi...




Güle güle Paytak, güzel kızım...








İlk kez Sol Kafe'de karşılaştık. Birkaç günlüktü.

Sol Kafe'nin sokağında resim atölyesi olan bir arkadaşın ayaklarının önüne düşmüş meğer bir binanın çatısından.

O da sahip çıkmış. Gördüğümde arkadaşımız bir biberonla beslemeye çalışıyordu. Ağzı yüzü süt içindeydi... Masmavi gözleri de kocaman açıktı.

"Benim de evde kedilerim var, ama bunu istemediler, siz alır mısınız" diye sordu arkadaşım, alışayım diye elime tutuşturmayı da ihmal etmeden.

"Eşime sormam lazım" dedim, ama "umarım o da ister" diye geçirdim içimden.

***

Sonrasında aldık, eve getirdik. İyi ama bir bebek kedi ile nasıl ilgilenmemiz gerektiğini bilmiyorduk ki. Hemen bir pire tozu alındı. Pireleri döküldü... Çok da hareketli idi sıpa. Nereden girip nereden çıkacağı belli olmuyordu... Sanki evin bütün köşeleri duvarın ötesinden birbirine bağlı da, birinden girip ötekinden çıkıyor.

***

Bir akşam, geldiğinin ikinci ya da üçüncü günü olsa gerek, çok hareketsiz olduğunu farkettik. Mama verdik yemedi, su koyduk önüne, içmedi ve aniden kusmaya başladı. Hemen veterinere koştuk. "Hasta bu yavru" dedi veteriner, "fazla alıştırmayın kendinizi, yaşamayabilir..." Her ihtimale karşı bir iki aşı da yaptı ama.

Eve geldik, her zaman durduğu yere koyduk, hareket etmekte zorlanıyordu. Bir karış ötesinde bulunan su kabına bile sürünerek gidiyordu; ama o haliyle bile, yediği iğnenin kızgınlığı ile olsa gerek, "hıh" dermişçesine kıçını dönmeyi ihmal etmedi. Tutup kendimize çevirdiğimizde, aynı tavrı gene koyuyor, sanki bir "hıh" diyor ve kıçını dönüyordu. Belli ki tavır alıyordu ve belli ki inatçıydı...

***

İnatçıydı gerçekten. Meğer daha önce bozuk mama yemiş olduğundan zehirlenmiş... Öncesinde de zaten çatıdan düşmüş. Sahip çıkan arkadaşın kedilerinden falan da dayak yemiş ilk gittiği evde... Ama inatçıymış ki, yaşadı... Hem de olabilecek en hınzır, en hergele, en komik, en duygusal, en zarif, en nazlı halleri ile...

***

Alışkın değildik ya evde hayvana... Çok eğleniyorduk; ama bir yandan da tüyü, çişi falan derken, hergün çamaşır suları ile temizliyorduk evi... Geldiğinin onuncu günü falan olsa gerek... Biz evde hayvan besleyemeyecek kadar titiz insanları herhalde diye düşündük ve karar verdik: "geri verelim aldığımız arkadaşa..."

***

Arkadaşa telefon açtık ve bakmakta zorlandığımızı söyledik. "Bakamazsanız alırım ben sizden, bakarsanız da her türlü yardımı yaparım" demişti. Sonra bir karton kutuya yerleştirdik... Vedalaşalım diye bir iki sevdik... Oyun sandı bunu, kutunun değişik yerlerinden patileri fırlamaya, patiler saklanıp kafası fırlamaya, sonra hepsi kaybolup, yeniden aynı sırayla çıkmaya başladı. Bu ilerleyen dönemlerde en sevdiği oyunlardan olacaktı...

Gözyaşları silindi, arkadaş yeniden arandı, Paytak bizimle kalıyordu...

***

Artık Paytaklı bir hayat vardı. Evin neresinden çıkacağı bilinmeyen, gizlendiğinde bulunmayan, her an oyun isteyen, ama ille de seninle aynı odada olmak isteyen Paytak...

Çiçeklere sürtündüğünde çiçek tozlarının etkisiyle çiçeğin rengini alan, ilgi görmediğinde kütüphanenin en üst rafına tırmanıp tek tek kitapları aşağı atan, o da olmadı herhangi bir yerden küt diye üstüne atlayan, yasak olduğunu bilerek girdiği mutfakta yakalandığında, ne yapıp yapıp kapı aralığından sıvışan, mavi gözlü, koca kulaklı, hınzır paytak.

İçi su dolu ev silme kovasının içinde ne var diye merak edip, kovanın içine düşüp üşüdükten sonra sokulmaya çalışan, kütüphanenin üzerine çıkıp arkasında ne var diye bakarken küt diye aşağı düşüp koca kütüphane ile duvar arasında kalıp, sonra sarkıtılan çarşaf ile kurtarılan Paytak.

Çalışma masanda çalışırken ille de gelip açık duran kitabın üzerine yatan, masadan kitap, silgi, kalem, ne bulursa aşırmaya çalışan Paytak.

Çocukken yataklarımızın üzerine oturmamıza asla izin vermeyen, evde bir hayvan ile yaşaması hayal bile edilemeyecek titiz annemin kucağında bile "hadi kızım taytay dur" sevgisine nail olan, güzel Paytak.

***

Küçükken en sevdiği oyun biryerleri delinmiş bir kutunun içine girip "nerede Paytak" oynamaktı. Kutuyu görünce hemen içine atlar, kapaklarının kapatılmasını beklerdi. Kapaklar kapatıldıktan sonra, önce bekler, sonra hiç beklemediğiniz bir anda deliklerin birisinden patilerinden birini çıkarırdı. Sonra patiler gider, hop, deliğe yaslanmış bir burun çıkar karşınıza...

***

Sonra bir ev arkadaşı oldu Paytak'ın: Çamur. Sevgili dost Aslı Odman'ın oğlu Çavdar'ın yavrularından. Paytak ne kadar kucak kedisi ise, Çamur da o kadar ürkekti. Belli ki, güvenmiyordu insanlara. Ama eve gelir gelmez prenses Paytak'ın ev sevdiği yerlere kurulmayı da ihmal etmedi.

Paytak çok bozuldu bu duruma. Yaklaşık bir ay boyunca, evin en arkasındaki odadan çıkmadı. Yanına her gittiğimizde tısladı, elimizi tırmaladı. Herhalde ona ihanet ettiğimizi düşünüyordu.

İlerleyen dönemlerde, evi ortadan ikiye bölen kapının altından Çamur ile kutularla oynadığı gibi bir oyun oynadığını gördük. İkisi bir arada durmasınlar, kavga etmesinler diye evi ortadan ikiye bölen kapı hep kapalı tutuluyordu. Kapının altından önce biri patilerini uzatıyor, diğeri yakalamaya çalışıyor; sonra öteki uzatıyor patilerini, bu sefer de öteki yakalamaya çalışıyor... Sonra, her nasıl olacaksa, Paytak, burnunu göstermeye çalışıyor kapının altından, olmuyor tabii..

Savaş bitmişti; arkadaş olmuşlardı. Sürekli birbirini yalamaktan, Çamur'un kovaladığı Paytak'ın son yolculuğunun, Çamur'un tırmanmayı beceremediği yüksek yerlerde bitmesine kadar uzanan, evde de müthiş bir hareketliliğe yol açan bir arkadaşlık. Ama hep beraberlerdi artık.

***

Benim Mersin'e taşındığım, Nevra'nın bir süre için İstanbul'da kalmaya devam ettiği dönemlerde Paytak'ın yanağında bir tüy dökülmesi olmuştu. Veterinere gittiğimizde, hayatında büyük bir değişikliğin olup olmadığını sormuştu veteriner. Benim Mersin'e taşındığımı öğrendiğinde teşhisi koymuştu: Depresyon...

Oyun arkadaşlarından birinin gitmesine üzülmüştü... Sonra barıştık.

***

Mersin'e yeni geldiği zamanlardı. Salonda uyuyakaldığım bir gecenin sabahına karşı, bir kedi sesi ile uyandım. Yeni taşındığımız apartmanda başkalarının da kedi beslediğini düşündüm önce. Sonra Çamur'un sürekli çevremde gezdiğini farkettim. Yaz olduğundan balkon kapısı da açıktı. Gelen miyavlama da tanıdıktı. Balkona çıktım. Sesin nereden geldiğini bir türlü bulamıyordum. Aşağı balkona baktım. Oradan gelmiyordu. Aşağının karşı balkonuna baktım. Paytaktı bağıran. Orada olmak için atlamak değil, uçmak gerekiyordu. Uçmuştu.

Kova sarkıtıldı. Gelmedi. Kovaya peynir kondu, gene olmadı. Halbuki, o peynirleri masada gördüğünde ve çevresinde kimse yoksa, mutlaka bir dil atardı. Belli ki korkmuştu. Yaylaya gitmiş olan alt komşuya ulaşıldı. Oğlu geldi, eve girildi, Paytak hanım kurtarıldı.

***

Uçtuğu o yerlerde gezinmeyi çok severdi. Hayatı çatıda başlamıştı, bir o kadar da korkaktı; ama gene de pencereden balkona geçmekten, daracık pencere pervazlarında gezinmekten alıkoyamadık onu. Her defasında yürek ağızda düşecek diye...

İşin tuhafı, altıncı katta bulunan dairenin penceresinden balkona geçtikten sonra, kendisi de korkar, yanınıza gelirdi. Sonra gene bildiğini okurdu, o ayrı.

***

Gece ortalıkta yoktu. Bir yerlere saklanmıştır diye düşündüm. Sabah da görünmedi ortalıkta. Aynı yerde pinekliyordur dedim. Ama görünmeyeli uzun zaman olunca, evi aradım. Çekyat altları, elbise dolabım, kütüphane ve dolap üstleri, seyehat çantalarının içi... Yoktu.

Bir korkuyla, Paytak'ı bulamadığım zamanlarda hep duyduğum o korkuyla, aşağıya baktım. Toprağın üzerinde yatan bir kedi vardı. Çalışma masasının üzerinde, kitapların arasına uzanmış gibi yatıyordu. Hareketsizdi...

***

Hareketsizdi. Bir pencereden balkona geçtiği zaman korkmuş Paytak'ın "sevin beni" diyen hareketsizliği. Aşağı indik. Sevdik, ağladık; ağladık, sevdik. Sonra bir kutuya koyduk... Patileri çıkmadı bu sefer kutudan. Burnunu göstermeye de çalışmadı. Hareketsizdi... Kaskatıydı. Belli ki, korkmuştu... Ama gene de güzeldi, narindi...

***
Güle güle güzel kızım... Güle güle güzel Paytak... Hayatımıza renk getirmiştin.


6 Haziran 2015 Cumartesi

Sola CHP’den umut yok…, www.sendika.org, 6 Haziran 2015



Tolga Tören

Kritik bir seçimin arifesinde olduğumuz hepimizin malumu.

AKP iktidarının hangi biçimde, yani zayıflamış olarak mı, yoksa güçlenerek mi devam edeceği; aynı bağlamda, başkanlık tartışmaları ve HDP’nin meclise girip girememesi bu seçimi kritik yapan önemli öğelerden bazıları.

13 Nisan 2015 Pazartesi

Kapitalizmin eşitsiz gelişimine karşı toplumsal muhalefetin eşitsiz gelişimi ya da sosyal cumhuriyette “yeni yaşam” (II), www.sendika.org, 13 Nisan 2015

Tolga Tören

Geçtiğimiz haftalarda sendika.org’da yayımlanan “Kapitalizmin eşitsiz gelişimine karşı toplumsal muhalefetin eşitsiz gelişimi ya da sosyal cumhuriyette ‘yeni yaşam’ – I” başlıklı yazımda, AKP tarafından açılım olarak tanımlanan sürecin, Kürt coğrafyasında, ortaya çıkartılması düşünülen bir (kapitalist) genişlemenin / derinleşmenin önündeki politik ve sosyal engelleri tasfiye girişimi olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştim.
Bu girişimin en önemli boyutunu oluşturan, bölgede bir toplumsal ilişki olarak sermaye birikiminin koşullarını yaratma olgusu, bir önceki yazıda ele alınan Dokuzuncu ve Onuncu Kalkınma Planı’na ek olarak, gene Kalkınma Bakanlığı tarafından hazırlanan Aralık 2014 tarihli GAP Eylem Planı’ndan[i]  da net olarak görülüyor.
Bölgedeki kamu yatırımları artıyor
“Bölgesel kalkınma” ya da “bölgelerin görece geri kalmışlıkları” sorununu önceki metinlerde olduğu gibi, “rekabet gücü” ve “bölgelerin sahip oldukları potansiyel” kavramları ile açıklayan GAP Eylem Planı’nda[ii] vurgulanan noktalardan ilki, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde son yıllarda kamu yatırımlarının payının giderek arttığı. Buna göre bölgeye yapılan kamu yatırımlarının toplam kamu yatırımları içerisindeki payı 1990-2007 döneminde ortalama %7 iken 2008-2012 döneminde %11’in üzerine çıkmış.[iii]
Kuşkusuz, bölgedeki kamu yatırımlarının önceliği, sermaye için gereksinim duyulan altyapı, emek gücü ya da enerjinin sağlanması. Bu durum raporda “temel kamu yatırımlarının tamamlanma aşamasına gelindiği bu dönemde bölgeye yapılacak özel sektör yatırımlarının da artırılması ekonomik gelişmenin hızlandırılması açısından son derece önemli görülmektedir” sözleri ile ifade ediliyor. Kaldı ki, planda temel strateji de “özel sektör öncülüğünde dışa açık ve rekabetçi üretim yapısının geliştirilmesi” [iv] olarak tanımlanıyor.
Bölgeye verilen teşvikler Türkiye ortalamasının üzerinde
Nitekim, bölgede yeni yatırım teşvik sisteminin uygulanması sonrasında, özellikle Haziran 2012 sonrasında, özel sektör yatırımlarında önemli bir hareketlilik söz konusu. Örneğin 2010 ve 2011 yıllarında bölgede yapılacak yatırımlar için verilen teşvik belgesi sayısı 984 ve sabit yatırım tutarı 5.991 milyon TL iken, bu rakamlar 2012 ve 2013 yıllarında sırasıyla 1.264 belge ve 13.141 milyon TL’ye yükselmiş. Yani, teşvik belgesi sayısı %28,5, sabit yatırımlar ise %119,4 artış göstermiş. Rapora göre bu oranlar Türkiye genelinde, sırasıyla, %10,1 ve %31,2.[v]
Yukarıda ifade edilenler, hükümetin bölgedeki yatırımları Türkiye ortalamasından daha hızlı arttırmak istediğini gösterir nitelikte. Bu da, Ortadoğu ve Afrika açılımı ile “Kürt açılımı”nı, sermaye birikiminin zeminini oluşturma noktasında birbirine bağlama çabasının bir yansıması.
Bölgenin ihracatı artıyor
Bölgenin ihracat rakamlarındaki değişim de bu çerçevede okunabilir. Nitekim, bölgeden yapılan ihracat 2007 yılında 3,3 milyar dolar iken, 2013 yılında 8,9 milyar dolara ulaşmış. Bölgenin ülke toplam ihracatı içindeki payı %3’ten %5,9’a, bölgeden yapılan kişi başına ihracat değeri de 2007’deki 458,4 dolardan 2013 yılında 1.096 dolara yükselmiş. Bir başka ifadeyle 2007 – 2013 yılları arasında ülke ihracatı %41,6 bölgenin ihracatı ise %170 artış göstermiş.[vi] Bu noktada anlamlı olan bir başka bilgi de, bölgenin ihracatının özellikle Irak’a doğru yönelişi ki, Irak içinde de Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (KYB) öne çıktığı sır değil.
Bütün bunlara, bölgedeki organize sanayi sitesi (OSB) sayısının 17’ye, küçük sanayi sitesi (KSS) sayısının 36’ya yükselmesini[vii], “yatırım potansiyeli yüksek şehirlerde rekabet ortamının geliştirilerek ekonomik kalkınmanın gerçekleştirilmesi”  için uygulamaya konan Cazibe Merkezleri Destekleme Programı’nı (CMDP)[viii] ve ulaştırma altyapısı yatırımlarını da eklemek gerekiyor.
Kuşkusuz, bahsi geçen bütün bu girişimler, bölge halkının daha ucuza, daha esnek, dolayısıyla daha güvencesiz çalıştırılacak olmasının emareleri. Bu sürecin, başta HES’ler olmak üzere, daha fazla enerji yatırımını beraberinde getirerek, bölgenin daha fazla  ekolojik tahribat ile karşı karşıya kalmasına yol açacak olması da cabası.
Öte yandan, yukarıda vurgulananlardan özellikle sonuncusu, ulaştırma altyapısı yatırımları, sermayenin, emek gücünün ve üretilen metaların pazara ulaştırılması açısından da kamu ihalelerinin sermaye için bir birikim aracı olarak kullanılması açısından da büyük önem arz ediyor. 2000’li yılların başında GAP Bölgesi’nde 98 km olan otoyol ağının 2013 yılı sonunda 291 km’ye, 294 km olan bölünmüş yol ağının 2.097 km’ye ulaşmış olması, 2013 yılında, havayolu sefer ve yolcu sayısında 2004’e göre yılına göre yaklaşık 4 kat artış olması bu konuda önemli bir gösterge. [ix]
Kalkınma ya da kapitalist üretim ilişkilerinin derinleşmesi
Mark Neocleous[x]Güvenlik, Şiddet ve Savaş başlıklı kitabında, olağanüstü yetkilerin liberal demokrasi olarak tanımlanan rejimlerde istisnai ya da anormal olmadığını, tersine kapitalist modernitenin siyasal idaresi için temel haline geldiğini vurgular ve ekler:
“…örüntü aynıdır: ‘güvenliğin’ tehdit edildiği bir ‘olağanüstü durum’ meydana gelir; varolan olağanüstü yetkiler uygulanır ve yenileri getirilir; bunlar zamanla ilk çevrelerinin dışına taşarlar; bu taşma zamanla haklı kılınır ve meşruiyet kazanır ta ki polis ve güvenlik güçleri yetkileri özgün bağlamlarının çok ötesinde uygular hale gelene kadar ve bunlar hukuk düzeninin gündelik işleyişinin bir parçası haline gelene kadar…”[xi].
Olağanüstü yetkilerin uygulanmasının, yani taşmanın ilk adımı, İç Güvenlik Yasası ile atılmış durumda. Görünen o ki, Neocleous’un bahsettiği bu taşmanın meşruiyetinin sağlanmasında başvurulan en önemli kavram “kalkınma” olacak. Bu yazının kapsamı dışında kalan, ama başka bir yazıda ele alınmayı fazlasıyla hak eden bu “yeniden kalkınmacılık” eğiliminin izlerini, başka yerlerde de bulmak mümkünse de, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun GAP Eylem Planı tanıtım toplantısında Kürt sorunu bağlamında yönelttiği şu sözler bu konuda iyi bir örnek:
“Ekonomiyle demokrasi arasında doğrudan irtibat var. Demokrasinin olmadığı yerlerde ekonominin rasyonel gelişmesi mümkün olmaz. Girişimciliğin olması için özgürlüklerin olması lazım, özgürlüklerin olması için demokrasinin olması lazım, demokrasinin olması için barış ortamının olması lazım. Güvenlik, özgürlük, kalkınma, bunlar bir ülkeyi ayağa kaldırır.”[xii]
Güvenlik, özgürlük, kalkınma?
Güvenliğin rolü yukarıda Neocleous’a referansla vurgulandı. Kalkınma kavramının ne anlama geldiği ise geçtiğimiz yazıda “kapitalist üretim ilişkilerinin üzerini örten, onu görünmez ve “doğal” kılan ideolojik bir örtü” olduğu sözleri ile ifade edilmişti. Başbakanın yukarıdaki vurgusunda, geriye kalan tek vurgu özgürlük ki, kerameti kendinden menkul bir özgürlük vurgusunun anlamının nerelere kadar gidebileceğini anlamak için Nazi kamplarında “çalışmak özgürleştirir” yazdığını anımsamak yeterli.
Ya da emek, barış, özgürlük!
Meseleye yukarıda yazılanlardan hareketle bakıldığında, güvenlik, özgürlük, kalkınma üçlemesinin, olağanüstü halin olağanlaştığı bir siyasal kurgu içinde kapitalist üretim ilişkilerinin daha da derinleşmesi ve bu derinleşmede Kürt coğrafyasının bir sıçrama tahtası olarak yapılandırılması anlamına geldiği aşikar.
Bu modelin alternatifi ise, batıda Haziran’ı ortaya çıkaran dinamikler ile doğuda “yeni yaşam” çağrısını açığa çıkaran dinamiklerin “sosyal bir cumhuriyette yeni bir yaşam” şiarı altında bir araya gelebilmesi. Bir başka ifadeyle, “güvenlik, özgürlük, kalkınma” üçlemesine karşı “emek, barış, özgürlük” üçlemesi, Türkiye kapitalizminin batıdan doğuya doğru gerçekleşen eşitsiz gelişimini, doğudan batıya doğru eşitsiz gelişen muhalefet dinamikleri ile durdurabilmenin yegane yolu.
Dipnotlar:
[i] T.C. Kalkınma Bakanlığı (2015) GAP Eylem Planı, http://www.kalkinma.gov.tr/Lists/EylemVeDigerPlanlar/Attachments/24/gap_eylem_plani_2014-2018.pdf.
[ii]agm., s.10 – 11.
[iii] agm., s.10.
[iv] agm., s.23.
[v] agm., s.23.
[vi] agm., s.20
[vii] agm., s.10.
[viii] agm., s.23
[ix] agm., s.29.
[x] Neocleous, M. (2011) Güvenlik, Şiddet ve Savaş, çev. G. Çorbacıoğlu, E. Embel, Ankara: Dipnot, s. 40.
[xi] agm., s.41.


[xii] http://www.kalkinma.gov.tr/Pages/content.aspx?l=aef6c539-6ca3-484c-aea6-ea4551a35a71&i=698