6 Kasım 2024 Çarşamba

"İç cephe"den hareket eden bir neo-İttihatçılık

Foto: Evrensel

Tolga Tören

Noam Chomsky, "Dünyaya Kim Hükmediyor?" (1) başlıklı kitabında İsrail-Filistin çatışmasının çözülememesi durumunda, bölgesel bir barışın gerçekleşmesinin bir hayli zor olduğunu, bu durumun da, özellikle ABD medyasının "dünya barışına yöneli̇k en büyük tehdi̇t" olarak tanımladığı İran'ın nükleer programı açısından önemli etkileri olacağının altını çizer. 

Batının büyük bir İran takıntısı olduğunu vurgulayan Chomsky, literatürde "uluslararası toplum ile İran arasındaki açmaz" ifadesinin sıklıkla kullanıldığının altını çizdikten sonra, "uluslararası toplum" ifadesinin asıl olarak ABD ve onunla birlikte hareket edenleri işaret ettiğini belirtir. Chomsky'ye göre, ABD ve İsrail açısından bakıldığında, İran'ın askeri caydırıcılığa sahip bir güç olmasının tahammül edilemezliği anlaşılabilir bir durumdur, keza caydırıcı bir İran, ABD ve İsrail'in bölgeyi şiddet yoluyla kontrol etme gücünü sınırlamaktadır. "İran tehdidi" olarak ifade edilen durumun özünü de bu nokta oluşturmaktadır (age, s. 140 - 141). 

Chomsky'nin bahsettiği "saplantı" son dönemlerde iyiden iyiye görünür olmuş durumda. 
Ortadoğu'da "Vizyonlar Çatışması"! 

"Saplantı" iki örnekten hareketle görülebilir: İlki ABD Dış İlişkiler Konseyi tarafından yayımlanan Foreign Affairs dergisinin son sayısında Karim Sadjadpour imzasıyla yayımlanan yazı. 

Yazar, "Orta Doğu İçin Yeni Muharebe: Suudi Arabistan ve İran'ın Vizyon Çatışması" başlıklı yazısında, Suudi Arabistan'da süregiden ve ülkeyi, kimi liberal haklarla birlikte, altyapı, enerji ve benzeri alanlarda modernize etmeyi hedefleyen "2030 Vizyonu" programı ile, İran'ın, resmi olarak öyle tanımlanmasa da, yazarın "1979 Vizyonu" olarak tanımladığı duruşunu karşılaştırıyor. Yazara göre, İran'ın "1979 Vizyonu", Lübnan, Yemen, Suriye ve Filistin'deki vekilleri aracılığıyla bölge üzerinde yarattığı olumsuz etkileri, stratejik ve ekonomik olarak Çin'e bağımlılığı ve nihayetinde, 2009, 2019 ve 2022 yıllarında ülkedeki muhalefeti bastırması ile "yıkıcı olmaktan ibaret".

Suudi Arabistan'ın veliaht prens Muhammed Bin Salman aracılığıyla hayata geçirdiği "2030 Vizyonu" programı ise, başta İsrail ile normalleşme olmak üzere, önemli potansiyeller taşıyor. Yazar, “Vizyon 2030 ABD'nin güvenlik desteğine bağlıyken, Vizyon 1979 Çin'in ekonomik desteği olmadan ayakta kalamaz” tespitini yaptıktan sonra, Suudi Arabistan'ın ABD için vazgeçilmez bir müttefik olduğunun altını çiziyor. Yazı şu satırlarla sona eriyor: 

“...İran'ın Hamaney sonrası liderliği halkının ekonomik refahına ve güvenliğine öncelik verirse, İran bir gün G-20 ülkesi ve küresel istikrarın temel direği olma potansiyeline sahip. Hangi vizyonun hakim olacağını belirleyecek olanlar yerel aktörler olacaktır. (...) ABD'nin birincisinin başarısında ve ikincisinin başarısızlığında çıkarı vardır. (...) Bu da dünyanın İran halkının (...) baskıcı bir ideolojik rejimin ötesine geçmesine ve Suudi Arabistan'ın sosyal ve ekonomik dönüşümünü sürdürmesine yardımcı olacak siyasi reformları gerçekleştirmesine yardımcı olması gerektiği anlamına gelmektedir.”

Emperyal "fayda-maliyet analizleri"!

İkinci örnek ise, ekonomist Nouriel Roubini'nin "İsrail ve İran Arasında Artması Muhtemel Gerilim" başlıklı yazısı. Roubini, İran-İsrail çatışması sürecinin yükselmesinin kuvvetle muhtemel olduğunu belirttikten sonra, İsrail'de, İran rejiminin Hamas, Hizbullah, Hutiler, İran ve Irakta'ki şii militanlar gibi vekilleri aracılığıyla büyür bir risk oluşturduğu üzerine bir konsensüs oluştuğunu vurguluyor. Yazara göre İran'ın mevcut koşullarda yapabileceği yegane şey nükleer kapasitesini hızlandırmak olduğundan İsrail'in bu durum gerçekleşmeden önce İran'ın nükleer tesislerini ve liderlerini hedeflemesi gerekiyor. Roubini böylesi bir saldırının, enerji üretiminin ve bölgeden gerçekleştirilen petrol ihracatının düşmesi, İran'ın Suudi Arabistan'ın petrol tesislerine saldırması gibi gelişmeler aracılığıyla küresel ekonomi üzerinde, 1973'teki gibi bir krizi tetikleyebileceğini belirtmekle birlikte, İran'a karşı başarılı olunması durumunda, bölgedeki bir istikrarsızlık kaynağının zayıflatılması ya da ortadan kaldırılması ihtimalinin söz konusu olabileceğininin altını çiziyor. Roubini yazısını şu sözlerle bitiriyor:

"...İsrail'in İran'a saldırması, küresel bir ekonomik felakete ya da Orta Doğu'nun daha iyi bir şekilde yeniden şekillenmesine yol açabilecek yüksek riskli, yüksek getirili bir stratejidir. Her halükarda İsrailliler olayları böyle görüyor... Bu değerlendirmeye katılıp katılmamak bir yana, çatışmanın tırmanması kuvvetle muhtemel.”

Dünya "satranç tahtası" değil!

Devlet Bahçeli'nin DEM Part'ili vekillerle tokalaşması ile başlayan süreci yukarıda aktarılanlar bağlamında düşünmek gerekiyor. Hayır, dünyanın "büyük bir satranç tahtası" olduğundan hareket ederek değil! Hayır, batı-merkezci bir perspektifle "Ortadoğu" olarak tanımlanan coğrafyada asli belirleyenin her daim "büyük güçler" ya da emperyalizm olduğu ön kabulünden hareket ederek de değil. 

Tersine, “emperyalist müdahale”lerin, sermayeye yeni yatırım alanları oluşturmanın yanında, mevcut siyasal yapıları yerinden etmeyi hedeflediği ölçüde, ulusal ya da ulus altı ölçekte varolan (devlet ya da devlet dışı) aktörlerin, özerk yönetimlerin ya da bu özerk yönetimlerin kurucu siyasetlerinin, bu gerçeklikten hareketle pozisyon alabilecek olmalarından dolayı. Bu yeni pozisyonların, o bölgedeki verili dinamikleri, ilişkileri yerinden edebilme ihtimalinden dolayı... 

Görünen o ki, Bahçeli şahsında iktidar bloğunun DEM Parti vekillerine uzanan elinin -ama aynı zamanda Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer'in tutuklanmasının ve kayyum atamalarının görünür kıldığı sopasının- çıkış noktası, bu olası yeni pozisyonların yaratabileceği bölgesel çalkantılar. Bu durumu anlamak için, "tokalaşma" öncesi yaşanan kimi gelişmelerin izini sürmek gerekiyor. 

"Dış cephe"nin kontrolü için "iç cephe"yi kontrol! 

Bu noktada ilk olarak, Milli Güvenlik Kurulu'nun (MGK), Bahçeli'nin tokalaşma girişiminden hemen sonra, 3 Ekim 2024 tarihli toplantısında alınan kararların iki ve üçüncü maddelerini anımsamak gerekiyor: 

"Suriye topraklarında yuvalanan terör örgütlerinin etkisiz kılınmasına yönelik faaliyetlerin aralıksız bir şekilde sürdürüleceği ve millî güvenliğimize halel getirebilecek herhangi bir plana veya oldubitti girişimine müsaade edilmeyeceği vurgulanmış; ülkedeki ihtilafın, bölgemiz ile Suriye halkının menfaati ve beklentileri istikametinde çözüme kavuşturulmasına yönelik gayretlerin artırılacağı belirtilmiştir. 

Komşumuz Irak ile başta PKK / KCK - PYD / YPG olmak üzere ülkelerimiz için müşterek tehdit oluşturan terör örgütleriyle mücadelede iş birliğimizi ilerletme konusundaki kararlılığımız teyit edilmiş; kardeş Irak halkının güvenliğine, huzuruna ve refahına atfettiğimiz önemin altı bir kez daha çizilmiştir."(abç)

Bahçeli'nin tokalaşma girişimi gibi, MGK bildirisinde yer alan bu ifadelerin de o toplantıda anlık olarak ortaya çıkan fikirler olduğunu düşünmemiz için bir neden bulunmuyor. Bu noktada gazeteci Gökçer Tahincioğlu'nun, güvenlik bürokrasisini yakından tanıyan bir kaynağının aktardıklarına dayanarak dile getirdiği şu sözlere de dikkat çekmek gerekiyor:    

“Bütün bunlara ‘taşların yerine oturmadığı’ diye yaklaşmak yanlış olur. İktidarı oluşturan AKP ve MHP’nin, Cumhurbaşkanı ile Bahçeli’nin birbirinden bu oranda habersiz olduklarını, birinin çözümü birinin seçimi düşündüğünü söylemek de öyle… ”

İç cephe: Tersinden İttihatçılık ve yeni "kızılelma"

Bunu görmek için bir parça daha geriye gitmek ve cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın önce Beştepe'deki 30 Ağustos resepsiyonunda, sonrasında AKP Genişletilmiş İl Başkanları toplantısında, daha derli toplu halini de New York’taki "Türk Evi"nde gazetecilerle gerçekleştirdiği toplantıda dile getirdiği ifadeleri hatırlamak gerekiyor: 

“...Bütün bunlarla beraber iç cephe hedeflerimiz, bizim ‘Kızıl Elma’mızdır. 30 Ağustos konuşmamda ağırlıklı olarak bunun üzerinde durdum. ...Biz o iç cepheyi çökerttirmeyiz. ... Zorluk mu var, aşarız. Sorun mu var, çözeriz. Sıkıntı mı var, birlikte üstesinden geliriz. ... Renklerimiz, şeklimiz farklı olabilir ama bir araya gelir en eşsiz motifi oluştururuz. İşte iç cephemizi çökertmeyi amaçlayanların odaklandığı yer bu ruh. Bu ruhu paramparça etmeye çalışıyorlar... Biz bunlara bu fırsatı da kesinlikle vermeyeceğiz.”

Erdoğan'ın eski destekçisi ve Karar gazetesi yazarı Ahmet Taşgetiren bu sözleri şu şekilde yorumluyor: 

"Erdoğan’ın sözlerine bakıldığında, dışarda Türkiye’ye düşman odak - odaklar bulunduğu, bu odağın – odakların hedeflerine ulaşmak için 'iç cepheyi çökertmeye çalıştıkları' görevin ise 'iç cepheyi çökerttirmemek' olduğunu anlamamız gerekiyor."

Taşgetiren bu fikirlerinde yalnız değil. Örneğin AKP'nin düşünce kuruluşu! ya da söylem üretim merkezi SETAV'ın web sayfasında Nebi Miş imzasıyla ve "Bölgesel Kriz, İç Cephe ve Uzlaşma İklimi" başlığıyla yayımlanan yazıda şu ifadeler dile getiriliyor: 

"İsrail'in, Filistin ve Lübnan'daki saldırılarını çok yakından takip ederken, Irak'ın ve Suriye'nin kuzeyinde, bölücü örgütü maşa olarak kullanmak suretiyle, nasıl birer küçük uydu yapı kurmak istediğini de çok net görüyoruz."

Miş de Erdoğan'ı izliyor ve mevcut iktidar bloğunun dış cepheyi kontrol etme kabiliyetinin zayıfladığı koşulları altında, iç cephenin kontrol edilmesini salık veriyor; DEM Parti'ye önerilerde bulunuyor gibi görünerek, aba altından DEM Parti'nin o önerilere uymamasının getireceği sopayı da hissettirerek. 

"Burada DEM partililere büyük iş düşüyor... Daha önce yaptıkları gibi, bölgesel gerilimi ve krizleri, PKK/ PYD terör örgütünün alan kazanmasının sahte bir yanılsımasına girmemelidirler. Çünkü, Arap ayaklanmaları sonrası Suriye ve Irak'ta oluşan güç boşluğunu bir fırsat olarak görüp, ABD başta olmak üzere batılıların verdiği akılla, Çözüm Sürecini bitirmek için kullanmışlardı. Suriye'de oluşan güç boşluğunu, ayaklanma çağrıları ve terör yöntemleri ile sözde özerlik ilanının bir imkanı olarak görmüşlerdi."

Tüm bunlara son olarak Dışişleri Bakanı  Hakan Fidan'ın şu sözlerini eklemek gerekiyor: 

"İsrail’in Suriye’ye saldırıları artıyor. Terör örgütü ve diğer unsurların bu kaos ortamından istifade etmeye kalkması, Suriye’yi daha büyük bir istikrarsızlığa sürükleyebilir. Bunu kimse istemez.”

Tokalaşmanın sırrı, iktidarın arayışı!

Yukarıdaki alıntılar, Bahçeli'nin uzattığı elin sırrını ele verir durumda: İran'a gerçekleşmesi muhtemel bir saldırının bölgede yarattığı etkiler.

Türkiye'nin bu durumda yapabilecekleri ise, geçmişte de denendiği üzere, Irak Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ile ilişkileri yukarıda aktarılanlar bağlamında sıkılaştırmak, muhafazakar ve İslamcı Kürt örgütlerini konsolide etmeye girişmek, Suriye rejimi ile işbirliği üzerinden Kürtlerin Suriye'de elde edebileceği herhangi bir statünün Türkiye'nin kontrolü altında kalmasını, bir başka ifadeyle PYD'nin KDP'leşmesini sağlamak ya da Türkiye, Suriye ve İran'da faaliyet gösteren ilerici Kürt siyasetlerini kriminalize etmek. Kürt siyaseti ile dayannışma gösteren diğer siyasetler, örneğin CHP, de dahil. 

Aşağıda değinilecek olan Neçirvan Barzani'nin Türkiye ziyaretinden, Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer'in tutuklanmasına, Mardin, Batman ve Halfeti belediyelerine kayyum atanmasından, Mehmet Metiner'in Bahçeli ile görüşmesine bir dizi gelişmeyi bu bağlamda değerlendirmek mümkün.  

İktidar bloğunun Suriye açmazı!

Suriye rejiminin, Türk Silahlı Kuvetleri (TSK) Suriye'de kaldığı ve Türkiye, cihatçı güçleri 'Suriye muhalefeti' adı altında desteklemeye devam ettiği müddetçe, AKP ile görüşmeye yanaşmadığı biliniyor. Hakan Fidan'ın "Suriye açısından, sahici bir konuşma Suriyeli muhaliflerle olmalı. Bizim temennimiz, Esad’ın kendi muhalefeti ile anlaşması. Ancak anladığımız kadarıyla kendisi ve ortakları, muhalefetle anlaşmaya ve büyük bir normalleşmeye hazır değil..." sözleri AKP hükümetinin Suriye'ye dönük girişimlerinin başarısızlığını ortaya koyuyor. Fidan topu Suriye yönetimine atsa da, Fidan'a yanıt AKP'nin müttefiki Aydınlık gazetesi kanalıyla geliyor: "Suriyeli diplomatlardan Fidan’ın sözlerine tepki". Haberde Suriye Ulusal Uzlaşı Komitesi Sözcüsü Ömer Rahmon'un şu sözleri aktarılıyor:

“Suriye Devleti, bu muhalefetin Türkiye ve diğer ülkeler tarafından yönlendirildiğine inanıyor. Dolayısıyla Suriye Hükûmeti öncelikle muhalefeti yöneten ülkelerle diyalog kuracak, uluslararası garantiler alacak ve ondan sonra muhalefetle ilgili müzakereler yapacak." 

Velhasıl, Türkiye'nin desteklediği cihatçı örgütlere verdiği desteği kesmeden ve TSK'nın Suriye'den çekileceği garantisi vermeden Suriye ile işbirliği mümkün görünmüyor.

İktidar bloğu yol arayışında!

İkinci seçneğe, yani KDP üzerinden sürecin kontrol edilmesi çabalarına gelince: 16 Ekim'de, Türkiye'yi ziyaret eden Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Neçirvan Barzani'nin, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı İbrahim Kalın ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'la görüşmesi bu konudaki en önemli gösterge. BBC'nin aktardığına göre, Barzani ve Erdoğan Türkiye-Irak ilişkileri ve Ankara-Erbil işbirliğinin yanında bölgesel ve küresel gelişmeleri değerlendirdiler. Bunlar arasında, İran ve Suriye'de Kürt sorunu üzerinden yaşanan olası gelişmelerin görüşülmemiş olmaması elbette düşünülemez. 

Bu bağlamda Amerikanın Sesi'ne konuşan Erbilli siyasi analist Mustafa Şefik'in şu sözlerine de dikkat çekmek gerekiyor: 

“...yeni bir Kürt bölgesi oluşması ve o bölgenin Irak Kürtleri gibi Türkiye'nin etkisi altında olmaması Türkiye için bir tehdit olabilir. Türkiye bunu kendi üzerine bir tehdit olarak görebilir. Türkiye kendini bölgenin dizayn edilmesine hazırlıyor. Bölgede yapılacak yeni dizaynda Türkiye'nin de söz sahibi olma isteği ve niyeti var... Türkiye'nin Kürtler üzerinde ilişki kuracağı en önemli halka Kürdistan bölgesi ve KDP ve Barzani’dir.”

Sonuç yerine

ABD seçimlerini Donald Trump'ın kazanması, Chomsky'nin tanımıyla "İran saplantısı"nın harekete geçme ihtimalini bir hayli arttırıyor. Ve bu durum, evet, yaşadığımız bölgedeki siyasal unsurların özneliklerinin ortadan kalkacağı ve tamamen dışsal belirlenime tabii olacağı anlamına gelmese de, siyasal iddiası olanlara, yeni gelişmelere hazırlıklı yakalanma görevini yüklüyor. 

Bu bağlamda dikkat çekilmesi gereken noktarladan ilki, "tokalaşma" ile başlayan sürecin salt anayasa tartışmaları ya da Recep Tayyip Erdoğan'ın  yeniden cumhurbaşkanı seçilmesi gibi güncel iç dinamiklere odaklanarak anlaşılmasına dönük çabaların sonuçsuzluğu. "Tokalaşma" sonrasında, Abdullah Öcalan'ın yakınları ile görüşmesinin ya da farklı aktörler aracılığıyla dile getirilen "çözüm süreci" gibi ifadelere kayyum atamalarının eşlik etmesini "hükümetin kafa karışıklığı" ya da "ne yaptıklarını bilmiyorlar" apolitizmiyle açıklamaya çalışmak için de aynı şeyleri söylemek mümkün. 

AKP'nin şimdiye kadarki açılım siyasetlerinin stratejik hedefi, Türkiye, Suriye, İran ve Irak'ta ilerici Kürt siyasetlerini tasfiye ederek ya da etkisizleştirerek, Türkiye sermayesinin yayılma dinamiklerine zemin hazırlamak olageldi. "Tokalaşma" ile başlayan sürecin bundan ayrıştığını düşünmek için bir gerekçe bulunmadığı gibi bu sürecin, bölgeye gerçekleşecek muhtemel bir emperyalist müdahalenin arefesinde başladığını da akılda tutmak gerekiyor. Bu anlamda, Kürt meselesinin uluslararası boyutunun uzun zamandır görünür hale geldiğini unutmadan, bölgedeki kimlik ve hak taleplerini sosyal sorun ile ilişkilendiren programatik bir perspektife sahip olmak ya da bu tür yaklaşımlar üzerine düşünmek oldukça önemli. 

"İç cephe"den güç alarak konsolide olmaya çalışan ve bu konsolidasyonla kendi sınırlarının dışına taşmaya çalışan bir neo-İttihatçılıkla karşı karşıyayız! Ve unutmamak gerekiyor: İttihatçılar imparatorluğu kurtarmaya çalışırken hem imparatorluğun parçalanması hem de savaşın ve iktidarın kaybedilmesiyle karşı karşıya kaldılar. Başta Ermenilerin başına gelenler olmak üzere bir çok insanlık suçu da cabası. Hasılı, son sözü "iç cephe"nin gözü dışarıdaki muktedirlerinin söyleyeceği iddiası tarihsel olarak yanlışlanmış durumdaysa da bu muktedirin dağılmamak ve kaybetmemek için her türlü şiddete başvurabileceği aşikar. 

***

(1) Chomsky, Noam (2017) Who Rules the World, Penguin: New York.



Hiç yorum yok: